Bursa'da özellikle Nilüfer ilçesinde birçok kültürel faaliyet oluyor. 5-6 tane kültürevi var ve bunlardan bir tanesi benim evime çok yakın. burada zaman zaman çok güzel etkinlikler oluyor. geçenlerde ferzan özpetek filmleri haftası varmış, kaçırmışım... şahane misafiri izlemeyi isterdim.
bu hafta ise woody allen filmleri haftası var. yedi gün boyunca 4 filmi farklı seanslarda gösteriyorlar. yetişkin 5TL, öğrenci 3TL. salon sinema salonlarını aratmayacak derecede konforlu.
iş çıkışı kendime bir kıyak çekip 18:00 seansına gittim ve "Midnight at Paris" filmini izledim.
Allah'ım o ne kadar şahane bir filmdi öyle! resmen bayıldım.
esaskızın ağzını kırasım geldi mütemadiyen. o nasıl bir şeydir öyle yahu.
Bazen kendi kendime düşünürüm, henüz keşfedilmemiş süper şeyler var mıdır acaba diye. müzik örneğin... olmamış olduğunu düşünsenize... ya da sinema.
kişiler için de düşünürüm aynı şeyi bazen, örneğin woody allen olmasaydı, onun çektiği filmler de olmazdı ve sinema tarihinde büyük bir boşluk olurdu. üstelik bizim bundan haberimiz bile olmazdı!
içindeki sesi dinlemeyip manav olsaydı örneğin !?
tanıdığım insanların çoğu tek bir insanın dünya üzerinde pek bir fark yaratamayacağını düşünme eğilimindedirler ama ben bu düşünceye katılmıyorum. zira tek başına ülke kuran var, filmler çeken var, çocuklar için bir şeyler yapmaya çalışanlar var... bence bir insan çok büyük bir fark yaratabilir ve hatta dünya üzerinde fark yaratabilecek bir canlı var ise; o sadece insandır.
son filmi "Roma'ya sevgilerle"yi de dört gözle bekledim ama Bursa Korupark'ta vizyona girmedi. Şansıma yarın akşamki gösterimde var!
işte bunlar kalorifere yapışmış üşüyen bir insanın kafasından geçenlerdi.
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Kasım 2012 Salı
18 Mayıs 2012 Cuma
Intouchables (2011)
bir arkadaşımın "2 bedava biletim var bu hafta süresi doluyor" daveti :) üzerine haftaiçi bursa korupark'ta "intouchables"ı izledik. utanmasam filmin sonunda hüngür hüngür ağlayacaktım. bir aşk filmi de değildi üstelik...
bazen iki insanın arasında dışarıdan bakanların anlayamayacağı bir bağ kurulur ya hani, işye böyle bir hikayeyi anlatıyor bize film. üstelik de gerçek bir hikayeden alınmaymış. filmin sonunda gerçek karakterleri de çok kısa olsun gösteriyor. film fransada çekilmiş ve dolayısı ile fransızca. kesinlikle tavsiye ederim.
bazen iki insanın arasında dışarıdan bakanların anlayamayacağı bir bağ kurulur ya hani, işye böyle bir hikayeyi anlatıyor bize film. üstelik de gerçek bir hikayeden alınmaymış. filmin sonunda gerçek karakterleri de çok kısa olsun gösteriyor. film fransada çekilmiş ve dolayısı ile fransızca. kesinlikle tavsiye ederim.
25 Nisan 2012 Çarşamba
Hysteria (2011) - biraz arsız bir komedi
![]() |
| Hysteria (2011) |
İstanbul Uluslararası Film Festivali'nin hiçbir filmini ayağım kırık olduğu için sinemada izleme fırsatı yakalayamadım ama bu demek değildi ki; programa göz atmadım. Hysteria, komedi filmleri arasından hemen dikkatimi çekti ve ne yapıp edip bir yerlerden bulup izledim (ancak İngilizce altyazı ile).
Dr. Robert Dalrymple (Jonathan Pryce) göre İngiliz kadınlarının %75'i histeri hastalığından muzdariptir ve o bunun fizyolojik bir rahatsızlık olduğuna inanmaktadır. Sorunlu yüzlerce kadın hasta ise onun bu fikrini doğrularcasına muayenehanesinde kuyruk olmaktadırlar ve doktorun bu rahatsızlığın giderilmesinde uyguladığı kendine has tedavi yönteminden (!) oldukça hoşnutlardır. Günlerden bir gün iş aramakta olan genç Dr. Mortimer Granville'ın yolu, yetiştirmek üzere bir doktor arayan yaşlı doktor Dalrymple'ın muayenehanesine düşer. Mortimer işe alınır ve tecrübeli doktor Dalrymple'den bu hassas (!) tedavinin inceliklerini öğrenmeye başlar. Doktorun yumuşakbaşlı kızı Emily ile arasında gelişen romantizm ile devam eden hikaye, kankasının elektriğe olan aşırı merakı sayesinde vibratörü icat etmelerine kadar gider.
Paralel koldan ise doktorun dikbaşlı ama yardımsever büyük kızı Charlotte Dalrymple'ın babası ile olan kavgalarını ve genç doktor Robert ile olan diyaloglarını izleriz.
Filmde bir de hizmetçi rolü ile karşımıza çıkan Molly the Lolly var ki benim en beğendiğim karakterlerden biri oldu açıkçası.
Film son ana kadar güldürmeyi başarıyor. Ekranda cast aktığı esnada geçmişten günümüze vibratör modelleri gösteriliyor. 2000li yılları heyecanla beklerken gelen görüntüye koptum açıkçası.
Ustaca işlenmiş; üzerinde düşünüldüğü belli olan senaryosu ile bence oldukça izlenesi bir film.
25 Şubat 2011 Cuma
Akbank 7. Kısa Film Festivali- 7-17 Mart

İlgilenlere duyurulur. "Nerdeymiş ki acaba?" diyenlere: Akbank Sanat İstiklal Caddesi No:8'de.
23 Şubat 2011 Çarşamba
kavşak
Habertürk'ten Kerem Akça ekip arkadaşları ile 2010 yılının en iyi on beş yerli yapım filmini seçmişler. ben de bunları ufak ufak izleyeyim demiştim kendi kendime. habertürk'teki yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. lakin geçen hafta izleme fırsatı bulduğum bir film var ki, listede olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı: kavşak. filmden 16. londra türk film festivali ve yarın düzenlenecek olan Siyad ödülleri sayesinde haberim oldu (Turkmax canlı verecekmiş).
başrol oyuncusu Güven Kıraç, Güven adında bir muhasebeciyi canlandırıyor. bir gün muhasebe bürosunda yeni bir bayan eleman işe başlıyor ve Güven'in ofisine yerleşiyor. sonrasında yönetmen Selim Demirdelen filmi önce bir güzel düğümlüyor, bizi merakta bırakıyor, dramlarla sarsmayı ihmal etmiyor. filmin ikinci yarısında ise olaylar yavaş yavaş çözülmeye başlıyor ve ben son sahneye gelinip işin iç yüzü ortaya çıktıktan sonra, Bülent Ortaçgil'in sesinden şu dizeler duyulunca artık koyveriyorum ve son zamanların tüm stresini defedercesine hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum (aileye düşkün, hassas dönem geçirenler izlemesin):alargada kalmış gibi kıyısız
hiç ölmeyecekmiş gibi kayıtsız
biraz kılıksız biraz keyfsiz
kalktım sana geldim
20 Şubat 2011 Pazar
Oscar'a doğru Vol. 2
bu seneki aday filmlerden birçoğunu hakkındaki kıçıkırık yorumlarıma yer verdiğim oscar'a doğru vol.1'den sonra geri kalan tüm filmleri izleyip onları da bu yazıda değerlendirmek niyetindeydim ama elimde olmayan bazı teknik sebeplerden dolayı halen birkaç aday filmi izleyememiş durumdayım-- ki bunlar aslında en iddialılardan olan Inception ile The Fighter. lakin ödül töreninin yaklaşması sebebi ile bu yazıyı yazmam artık farz oldu. birkaç şey demeye çalışalım bakalım:
Winter's Bone: diğer bir aday film olan True Grit ile az da olsa benzerlikler taşıdığını düşündüğüm filmde, Jennifer Lawrance karşımıza, ailesini uyuşturucu satıcısı babasının başlarına sardığı dertlerden ve belalardan kurtarmaya çalışan Ree olarak karşımıza çıkıyor. zavallı annesi olan bitenlerden kafayı sıyırmış, evin tüm yükü ve ik küçük kardeşinin sorumluluğu Ree'nin omuzlarında. üstüne üstlük içerisinde oturdukları ev babaları tarafından ipoteklenmiş olduğundan evi kaybetmemek için babasını bulması gerekiyor ki işte o sahne filmin en vurucu yeri. dibine kadar dram dolu, gerçek olabilme ihtimali yüksek, inandırıcı bir film. izlemeye değer ama insanın sinirleri bozuluyor. Lawrance "en iyi kadın oyuncu" dalında aday gösterilmiş, ortaya koyduğu performans gayet iyi ama Natalie Portman'a karşı şansı yok gibi birşey.
The Social Network: kabaca Facebook'un kuruluş aşamasını ve daha sonra nasıl da parayı bulanın diğerlerini kazıklamaya çalıştığı vs. gibi şeylerin anlatıldığı bir film diye özetlesem çok mu vicdansız bir özet olur bilemedim. Mark Zuckerberg'i canlandıran Jesse Eisenberg'i sanki böyle hafif sorunlu, kod manyağı, asosyal ama masum bir tip göstermişler, o kısmı bana pek bir inandırıcı gelmedi. en iyi erkek oyuncu dalında aday gösterilmiş tabii hemen. iyi oynamış tamam ama Zuckerberg gerçekte nasıl bir tiptir bilmediğim için ne derece gerçekçi oynamış orasını bilemiyorum. ama Oscar'lık bir performans da göremedim ben açıkçası. bu dalda heykelcik kral 6. georg'a gidecek gibi. Justin Timberlake filmin sürprizi olmuş :)
Oscar ödül törenine artık çok az bir zaman kaldı. heyecanla bekliyorum... iyi pazarlar.
Winter's Bone: diğer bir aday film olan True Grit ile az da olsa benzerlikler taşıdığını düşündüğüm filmde, Jennifer Lawrance karşımıza, ailesini uyuşturucu satıcısı babasının başlarına sardığı dertlerden ve belalardan kurtarmaya çalışan Ree olarak karşımıza çıkıyor. zavallı annesi olan bitenlerden kafayı sıyırmış, evin tüm yükü ve ik küçük kardeşinin sorumluluğu Ree'nin omuzlarında. üstüne üstlük içerisinde oturdukları ev babaları tarafından ipoteklenmiş olduğundan evi kaybetmemek için babasını bulması gerekiyor ki işte o sahne filmin en vurucu yeri. dibine kadar dram dolu, gerçek olabilme ihtimali yüksek, inandırıcı bir film. izlemeye değer ama insanın sinirleri bozuluyor. Lawrance "en iyi kadın oyuncu" dalında aday gösterilmiş, ortaya koyduğu performans gayet iyi ama Natalie Portman'a karşı şansı yok gibi birşey.
The Social Network: kabaca Facebook'un kuruluş aşamasını ve daha sonra nasıl da parayı bulanın diğerlerini kazıklamaya çalıştığı vs. gibi şeylerin anlatıldığı bir film diye özetlesem çok mu vicdansız bir özet olur bilemedim. Mark Zuckerberg'i canlandıran Jesse Eisenberg'i sanki böyle hafif sorunlu, kod manyağı, asosyal ama masum bir tip göstermişler, o kısmı bana pek bir inandırıcı gelmedi. en iyi erkek oyuncu dalında aday gösterilmiş tabii hemen. iyi oynamış tamam ama Zuckerberg gerçekte nasıl bir tiptir bilmediğim için ne derece gerçekçi oynamış orasını bilemiyorum. ama Oscar'lık bir performans da göremedim ben açıkçası. bu dalda heykelcik kral 6. georg'a gidecek gibi. Justin Timberlake filmin sürprizi olmuş :)
Oscar ödül törenine artık çok az bir zaman kaldı. heyecanla bekliyorum... iyi pazarlar.
8 Şubat 2011 Salı
the man from earth
The Man From Earth bugüne kadar en az bütçeyle çekilmiş bilimkurgu filmidir desem çok yanılmış olmam herhalde, çünkü 87 dakikalık film, bir ev (ki evde de taşınma dolayısı ile pek bir eşya yok gibi) ve evin bahçesinde geçiyor.
filmde ne mi oluyor: bir tarih profesörü olan John Oldman (David Lee Smith) artık başka bir yere taşınması gerektiği karar verir, zira kendisi 14000 yaşında paleolitik çağdan günümüze kadar gelmeyi başarmış bir nevi mağara adamıdır ve hali ile yaşlanmamaktadır. bu durum yaşadığı yerdeki insanlar tarafından fark edilmeye başlanınca John (yaklaşım on senelik periyotlarla) başka bir yere taşınmaktadır. yine bu taşınmalardan biri dolayısı ile, istifasını verdiği okuldaki çalışma arkadaşları ona veda etmeye gelmişlerdir ve John radikal bir karar ile arkadaşlarına (ki kadro çok sağlam zaten bu yüzden bir nevi entellektüeller atışması tadında geçiyor tüm film: bir antropolog, bir arkeolog, bir psikolog, bir biyolog, bir din bilimci, bir de öğrenci) gerçek hikayesini anlatmaya başlar ve onları iknaya çalışır. hali ile herbir arkadaşı John'a kendi uzmanlık alanlarından sorular sorarar köşeye sıkıştırmaya çalışır ama görmüş geçirmiş John'un her soruya verecek bir cevabı vardır.
film boyu bana "keşke yanlarında olsam da John'a bir soru da ben sorsam" dedirten muhabbetler döner. filmde insanlığın son yüzkırk yüzyılının bir nevi özetini dinliyoruz da denebilir.
bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izledim ve çok beğendim. imdb'de top 500 listesinde yer alan filmin puanı 8.0. birden fazla izlenebilitesi olan filmler listeme hızlı bir giriş yaptığını da belirteyim.
filmde ne mi oluyor: bir tarih profesörü olan John Oldman (David Lee Smith) artık başka bir yere taşınması gerektiği karar verir, zira kendisi 14000 yaşında paleolitik çağdan günümüze kadar gelmeyi başarmış bir nevi mağara adamıdır ve hali ile yaşlanmamaktadır. bu durum yaşadığı yerdeki insanlar tarafından fark edilmeye başlanınca John (yaklaşım on senelik periyotlarla) başka bir yere taşınmaktadır. yine bu taşınmalardan biri dolayısı ile, istifasını verdiği okuldaki çalışma arkadaşları ona veda etmeye gelmişlerdir ve John radikal bir karar ile arkadaşlarına (ki kadro çok sağlam zaten bu yüzden bir nevi entellektüeller atışması tadında geçiyor tüm film: bir antropolog, bir arkeolog, bir psikolog, bir biyolog, bir din bilimci, bir de öğrenci) gerçek hikayesini anlatmaya başlar ve onları iknaya çalışır. hali ile herbir arkadaşı John'a kendi uzmanlık alanlarından sorular sorarar köşeye sıkıştırmaya çalışır ama görmüş geçirmiş John'un her soruya verecek bir cevabı vardır.
film boyu bana "keşke yanlarında olsam da John'a bir soru da ben sorsam" dedirten muhabbetler döner. filmde insanlığın son yüzkırk yüzyılının bir nevi özetini dinliyoruz da denebilir.
bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izledim ve çok beğendim. imdb'de top 500 listesinde yer alan filmin puanı 8.0. birden fazla izlenebilitesi olan filmler listeme hızlı bir giriş yaptığını da belirteyim.
6 Şubat 2011 Pazar
Love and Other Drugs
dün akşam Oscar adayı filmlerden biraz uzaklaşmak amacı ile Love and Other Drugs'ı izledim. senaryosu bana Autumn in New York'u hatırlatmadı değil. Hollywood on senede bir kendini tekrarlama ihtiyacı hissediyor gibi. Anne Hathaway karşımıza hırçın, hastalığından dolayı kimseye bağlanmak istemeyen Maggie, Jake Gyllenhaal ise ilaç mümessili Jamie olarak çıkıyor. ikili Maggie'nin doktorunun muayenehanesinde ilk kez birbirilerini görüyorlar, aralarında önce sadece sekse dayalı olarak başlayan ilişki zamanla romantik bir havaya bürünüyor. benim için eğlencelik bir filmden öteye geçmedi açıkçası. bununla birlikte şu sıralar tercihlerle benim de başım dertte olduğundan olsa gerek kapanış sahnesini beğendim.
filmde cinsellik içeren sahnelere cömertçe yer verilmiş ama bana bir rahatsızlık vermedi. pfizer'in ise deli gibi reklamı yapılmış.
spoiler: en beğendiğim sahne sokakta yaşayan elemanın antidepresanlarla iyileşip "bugün iş görüşmem var" dediği yer oldu. jamie'nin kardeşi ise filme ayrı bir renk katmış ama yaptığı salaklıkların ara sıra dozu kaçtı. son eleştirim ise Jake Gyllenhaal'ın makyajına gelsin. adam ya solaryumda yaşıyor ya da makyözünün elinin ayarı bozuk. adamı güzelim Anna Hathaway'in beyaz tenli saf ve sade güzelliği yanında iki ayaklı bir fondöten kutusu olarak gezdirmeyi başarmış. ayrıca o kusursuzca yana taranmış saç kesimi ve hep ölümüne traşlı o babyface'inden aşırı rahatsız oldum. bence hafif kirli sakal, dağınık dikilmiş saçlar ve %50 daha az makyaj ile şahaneler yaratılabilirmiş. yakıştıramadım birbirlerine ikisini. şuradan fragmani izleyebilrsiniz.
4 Şubat 2011 Cuma
Oscar'a doğru Vol. 1
ortalığı bir oscar telaşıdır almış gidiyor. golden globe'un verdiği sinyallerden anlaşılacağı üzere tüm filmler çok iddialı. bu sene daha bir yakından takip ettiğimden midir yoksa hakikaten geçen sene güzel filmler yapıldığından mıdır bilmiyorum, ben de kimileri gibi "ödül törenine kadar aday tüm filmleri izlemeliyim" tarzı garip bir telaşa kapıldım. birkaç haftadır bu yola baş koydum, fütursuzca film izlemekteyim :). "en iyi yabancı film" kategorisi hariç, filmlerden çoğunu izlemeyi başardım. facebook'u anlatan bir filme bu kadar ilgi gösterilip göklere çıkarılmasından dolayı önyargı beslediğim "the social network"u halen izlemiş değilim. Inception'ın senaryosu için Butterfly Effect / Vanilla Sky tadında diyorlar diye onu da sakin kafa ile izlemek için bu haftasonuna bıraktım. "The Fighter" da pek benim tarzım bir film değil ama içimdeki görev aşkından dolayı o da bu haftasonundaki listemde yerini almış durumda. (Javier Bardem için Biutiful'u da izleyeceğim tabii ki :P) izledikten sonra onlar hakkında da birşeyler karalamaya çalışırım.
hatırlatmak gerekirse 83. oscar ödül töreni Türkiye saati ile 28 Şubat sabaha karşı sahiplerini bulacak.(tam da benim İstanbul'a gideceğim tarih, kardeşimle televizyon başında sabahlamak gibi bir mutluluğu yaşayabileceğim)
şimdi işbu filmler hakkındaki izlenimlerime gelince (görsel el emeği göz nuru):
Black Swan: filmde bir balerinin hırstan nasıl da zamanla akıl sağlığını yitirdiğini, diğer bir deyişle beyaz bir kuğu iken nasıl olup da siyah kuğuya dönüştüğünü izliyoruz. Natalie Portman harika bir hatun belirtmeden geçemeyeceğim, yalnız tek eleştirim var, canlandırdığı karaktere biraz yaşlı kalmış sanki. gerçek hayatta 30 yaşında olan Portman'ın Kudüs doğumlu olduğunu ve ailesi ile üç yaşında Washington'a göç ettiğini biliyor muydunuz? (bence) kaçırılmaması gereken bir film. film bittikten sonra, hırsın fazlasının bünyede yarattığı etkilerden kurtulmam için bir silkinip kendime gelmem gerekti.
The Kids Are All Right: son derece keyifle izlediğim bir film oldu. sperm bankasından aldıkları spermler ile çocuk sahibi olan lezbiyen bir çiftin hikayesi anlatılıyor ama öyle yılışık bir Hollywood komedisi tadında değil de zarif bir şekilde. çocuklar reşit olunca babalarını aramaya karar veriyorlar ve olaylar gelişiyor. en beğendiğim karakter ailenin "babası" rolünün altından ustalıkla kalkmayı başaran Annette Bening oldu. ebeveynlerin lezbiyen olduğu bir ailede yaşanan sorunların aslında heteroseksüel bir evliliktekinden çok da farklı olmayabileceğini bize keyifli bir şekilde göstermişler.
The King’s Speech: İngiltere kralı 6. Georg'un kekemelik sorununu nasıl alt ettiğinin hikayesinin anlatıldığı "The King's Speech" Oscar'a on iki dalda aday gösterilmiş. bir "muhteşem yüzyıl" ile celallenen yurdum insanı, biri es kaza insanüstü meziyetlere sahip padişahlarımızdan birinin bir "kusuru" ile ilgili film yapmaya kalksa, acaba o yönetmenin ve senaristin hali nice olur. beğendiğim bir film oldu ama kraliçeye pek ısınamadım. hal ve hareketlerinde kocasına olan sevgisini hiç göremediğim gibi, ona çoğu sahnede biraz durulsun diye psikoloğa götürülen bir çocukmuş gibi muamele ettiği kanısındayım. Colin Firth (Altıncı George) ve Helena Bonham Carter (Kraliçe Elizabeth)'ın oyunculukları, şüphesiz ki kendinden emin bilge duruşu ile gönlüme taht kuran Geoffrey Rush'ınkinin yanında sönük kaldı. hele hele kralın sanki birazdan kusacakmış izlenimi veren o kekeleme sahnelerine hiç tahammül edemedim. yine de izlemeden geçmeyin derim.
127 Hours: filmde James Franco tek kişilik performansı ile karşımıza çıkıyor. enerjik arkadaşımız kanyonlara hoplamaya zıplamaya gidiyor lakin talihsiz bir şekilde kolu bir kayaya sıkışıyor, biz de bu durumla nasıl başa çıktığını izliyoruz. kanımca, başından sonu belli olan filmler kategorisine giren bir film olan 127 hours'u izlemezseniz pek birşey kaybetmezsiniz. benzer bir konu seneler önce "vertical limit"te bence daha güzel işlenmişti.
True Grit: bu filmi izleyip de ölen babasının katilini bulup haklamayı aklına koymuş on dört yaşındaki Mattie Ross'a (Hailee Steinfeld) hayran kalmayan yoktur sanırım. o nasıl bir metanet, nasıl bir soğukkanlılık, nasıl bir karizmatikliktir... mutlaka izlenmesi gereken harika bir yol hikayesi. benim gibi Western filmlere temkinli yaklaşanlardansanız pişman olmayacağınızın sözünü verebilirim.
Blue Valantine: işte bu film beni çok derinden sarstı arkadaş. hikaye acıklı, işleniş güzel, oyunculuklar iyi sayılır. son sahnesi hariç kafamdaki hakiki evlilik tanımına yakın bir resim çiziliyor. anlatıp da tadını kaçırmak niyetinde değilim ama esasadamı her saniye takdir ettim, bununla birlikte esaskızı ise anlamak için çok çaba sarf ettiysem de ne yazık ki ara ara kendisine sövmeden edemedim. "yerde yatan kocanın üzerine bir batteniye ser be vicdansız" dediğimi duyanlar olmuş. bulmuşsun melek gibi adamı, yapma güzelim, yapma canım. bu film "leaving las vegas", "eternal sunshine of the spotless mind" tadında bir başyapıt olarak gönlümde yerini almış bulunmaktadır.
Rabbit Hole: ben sinema eleştirmeni değilim lakin bu film benden geçer not alamadı. film, oğullarını bir trafik kazası sonucu kaybeden bir çiftin hayatına ayna tutuyor. çift arasında garip bir kopukluk var bence ve yönetmenin bize aktarmak istediği duygular vardıysa bile açıkası bana pek geçmedi. çok daha başarılı işlenebilecek bir konu iken ortaya garip bir çalışma çıkmış. belki de ben kafamda Aaron Eckhart ile Nicole Kidman'ı örtüştüremediğimdendir. bu film de benim esaskıza sinirlendiğim filmler kategorisine girmektedir. (bkz: 500 days of summer, spread) IMDB'den de 7.5 almış işin ilginci. Sandra Oh'un yüzü suyu hürmetine olabilir mi?
I am Love (Io sono l'amore): bu filmde karşımıza Milan'da yaşayan zengin bir İtalyan aile çıkıyor. esasen Rus olan evin annesi Emma, sıkça Rusya'ya iş için gelip giden Tancredi Recchi kendisine evlenme teklif edince kabul edip, İtalya'ya gelir. kendi kültürünü neredeyse terk edip bir İtalya'na dönüşen Emma bu ihtişamlı hayattan ve ailesinden her ne kadar memnun olsa da hayatında birşeylerin eksik olduğu hissiyatları içinde çalkalanmaktadır. oğlunun arkadaşlarından birisi kendisine ilgi göstermeye başlayınca tahmin edileceği üzre olaylar gelişiverir. ya ben bu aralar duygusuz bir dönemden geçiyorum ya da filmlerden beklentim gereğinden fazla yüksek, çünkü bu filmde de hesapta "unconditional love" gibi şeyler işleniyor diyorlar ama beni duygulandırmaktan çok uzaktı açıkçası. yine de bir izleyin derim, belki film size daha fazla şey hissetirir.
umarım yorumlarım biraz olsun film seçimlerinize ışık tutabilir. keyifli seyirler.
23 Ocak 2011 Pazar
The Notebook
benim bu aralar ya psikolojik sorunlarım var ya da yaşlanıyorum. izlediğim her duygusal filmden sonra hüngür şakır ağlamamın sebebini bunlardan biri gibi geliyor. (yalnızlık değildir canım , yok yok)
The Notebook'u dün gece izleyip bir güzel şöyle hıçkırarak ağlayıp yattım, sabah kalktığımda Guinness'ten gözlemci çağırmış olsaydım "dünyanın en şiş gözlerle uyanan kişisi" rekoru ile kitapta yerimi almıştım kesin.
filmde onyedi yaşında zengin bir ailenin kızı olan Allie ile ona deliler gibi vurulup aşkını kazanmaya çalışan taşralı çocuğun hikayesini izliyoruz. yönetmen sınıf ayrılığının aşk üzerindeki etkilerini işleyedursun, biz arka planda bu harika aşk hikayesinin tadını çıkarıyoruz. filmin sonunu filmin ortalarında öğreniyoruz ama bu hiç de rahatsız edici olmuyor zira film bize aslında ikincil bir sonu merak ettiriyor.
son sahnesine değin incelikle işlenmiş bir baş yapıt. mutlaka izleyin derim. erkeklerin de sıkılmadan izleyeceği bir film olduğunu düşünüyorum. Allie rolünü canlandıran Rachel McAdams film çekilirken yirmi yedi yaşındaymış ama bence on yedilik esaskız rolünün altından başarıyla kalkmış, hatta oyunculuk kariyerinin zirvesi bence bu filmdir. erkek olsam ben o şahane gülümsemesine aşık olurdum.
The Notebook'u dün gece izleyip bir güzel şöyle hıçkırarak ağlayıp yattım, sabah kalktığımda Guinness'ten gözlemci çağırmış olsaydım "dünyanın en şiş gözlerle uyanan kişisi" rekoru ile kitapta yerimi almıştım kesin.
filmde onyedi yaşında zengin bir ailenin kızı olan Allie ile ona deliler gibi vurulup aşkını kazanmaya çalışan taşralı çocuğun hikayesini izliyoruz. yönetmen sınıf ayrılığının aşk üzerindeki etkilerini işleyedursun, biz arka planda bu harika aşk hikayesinin tadını çıkarıyoruz. filmin sonunu filmin ortalarında öğreniyoruz ama bu hiç de rahatsız edici olmuyor zira film bize aslında ikincil bir sonu merak ettiriyor.
son sahnesine değin incelikle işlenmiş bir baş yapıt. mutlaka izleyin derim. erkeklerin de sıkılmadan izleyeceği bir film olduğunu düşünüyorum. Allie rolünü canlandıran Rachel McAdams film çekilirken yirmi yedi yaşındaymış ama bence on yedilik esaskız rolünün altından başarıyla kalkmış, hatta oyunculuk kariyerinin zirvesi bence bu filmdir. erkek olsam ben o şahane gülümsemesine aşık olurdum.
bal-süt-yumurta üçlemesi
Çekiliş sırası Yumurta, Süt, Bal şeklinde de olsa, sanırım 60. Berlin Film Festivali’nde hem ‘Altın Ayı’yı, hem de Bağımsız jüri birincilik ödülüne ve 17. Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nde en iyi film ödülüne layk görüldüğünden olsa gerek ilk Bal'dan haberdar oldum ve Semih Kaplanoğlu'nun bu üçlemesini ben ters sıradan izledim. Bir anlamda birbirinin devamı olan bu üçlemenin bence de en iyi filmi gerçekten Bal olmuş. Bir filmden yıllardır bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum.
Bal'da Karadeniz'de başlayan arıcı bir baba, anne ve yumuşak başlı dünya tatlısı küçük oğul Yusuf'tan müteşekkil çekirdek ailenin hikayesi, Süt'te ergen Yusuf ile (yanılmıyorsam) Tire'de devam edip, Yumurta'da bu sefer Nejat İşler'in canlandırdığı -bence- otuzlu yaşlardaki Yusuf'un etrafında dönen olaylar ile son buluyor. Gösterime giriş sırası göz önüne alındığında, Yumurta ile başlayan merakımız, Süt'le devam edip, Bal ile anlamlanıyor. Bununla birlikte tüm sorulara cevap alabildiğimi ve karakterlerin iç dünyalarını tamamen anlayabildiğimi söyleyemeceğim. Süt ve Yumurta'da beni yer yer sıkan uzunluktaki sahneler, nedense Bal'da da var olmasına karşın rahatsızlık verici değildi, ustalıkla filme yedirilmişti bence. Hatta hiçbir şey olmuyor gibi gözüken ama aslında beni iliklerime kadar dramla dolduran o durağan sahnelerde ekrana bakarken, kendi iç dünyama doğru bir seyahete çıktığımı hatırlıyorum.
Bal beni gerçekten derinden sarstı. Yine ve yeniden hayattaki kaygılarımın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark etmemi sağladı. Bir kere daha, basitilikteki huzuru yaşayabileceğim bir orman evinde/bir sahil kasabasında yaşama hayalimi körükledi. Nasıl hayatlar ve nasıl dünyalar var... keşke bunu her an kendime hatırlatabilsem.
Süt'ü ve Yumurta'yı izleyip izlememek size kalmış ama Bal'ı kaçırmayın derim. Küçük Yusuf'u (Bora Altaş) sizin de benim kadar seveceğinize eminim. Bir de röportaj vermiş :) buradan izlenebilir.
hamiş: 83. Oscar Ödülleri'nde 'En İyi Yabancı Film' dalında ön elemeyi geçen dokuz film belli olmuş, aday adayı 'Bal' bu dokuz film arasına kalamış. Pis jüri.
ikinci hamiş: Süt'te genç bir oyuncu karşımıza çıkıyor. Aksanından dolayı "acaba Almancı falan mı bu çocuk yahu? diye düşünmüştüm ama değilmiş. Şuradan kendisi ile yapılmış bir röportaja ulaşabilirsiniz. Hatta İspanya'dan ödüllüymüş.
13 Ocak 2011 Perşembe
kaplumbağalar da uçar
hem hakkında yazmak istiyorum hem de yazarken dün kapıldığım dehşeti yeniden hissetmekten korkuyorum. Kaplanoğlu'nun Bal'ını izlemeyi bitirip son sahnede hıçkırıklarla ağlarken hayatımda izlediğim en dramatik film olduğunu düşünmüştüm ama dün "kaplumbağalar da uçar ('Lakposhtha hâm parvaz mikonand')"ı izleyince yanıldığımı anladım. öyle ki son film bitip de ekranda oyuncuların isimleri akmaya başladığında (sanırım Arap-Fars alfabesi ile yazılmış Kürtçe) boğazımda bir yumru ile kalakaldım. ağlayamadım bile. "bunlar gerçek değil, film sonuçta, kurmaca yani" diye kendimi avutmaya çalıştıysam da bir faydası olmadı, zira filmde geçen hikaye gerçek olmaya çok müsait. hatta biri çıkıp da bana "bunlar savaş zamanı orada gayet de yaşanmış şeyler ki" dese şaşırmam ama yaşanan bu virane çaresizliğe de inanmamak için direnirim.
sarhoş atlar zamanı'ndan tanıdığımız İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi bu filmde bizi 2003'te Amerika'nın barış ve insanca yaşam götürmek (!) vaadiyle Irak'a girmesinden hemen önceki bir zaman dilimine götürüyor. bu girizgah size filmin başrolünde askerler, tanklar, direnişçiler ve silahlar olduğunu düşündürmesin. film, işgal esnasında Irak'ın Kürt bölgesinde Türkiye sınırına yakın bir yerdeki çocukların trajedisini konu ediniyor.
çocukların arasından herhangi birini seçip de başrol oyuncusu budur diyemeceğim zira her birini iç parçalayıcı birer rolü üstlenmiş durumdalar ve bunun altından öylesine başarılı bir şekilde kalkmışlar ki. ana hikayenin Agrin (esaskız) ve Hengov'un (kızın abisi) etrafından döndüğünü söylemenin yanlış olmayacağı kanısındayım. tabi gönlümüze taht kuran Uydu'yu da es geçmemek gerekir. filmi izlemek isteyeceklerin hevesini kaçırmamak adına spoiler vermeden kısaca ana karakterlere değineceğim:
Uydu: küçük yaşta koca adam olmuş, ekmek parası için köylülerin bahçelerindeki mayınları toplayan ve bu uğurda kolsuz bacaksız kalmış çocukların film boyunca peşinde koşturduğu bir nevi organizatör/abi. çocukların topladığı mayınları silah kaçakçılarına satmalarına aracı oluyor. asıl işi ise köy köy gezip çanak anten takmak ki bu lakabını nasıl aldığını açıklıyor. küçük yaşına karşın sözü geçen, hitabet yeteneği gelişmiş bir tip. film boyunca esaskız Agrin'e olan aşkının yanısıra yufka yürekliliğini de sergilediği birçok sahne ile de karşımıza çıkıyor. on üç-on dört yaşlarında.
Agrin: hikayesinin iç yüzünü filmin ortalarına doğru öğrenince kanımızın donduğu yine on üç-on dört yaşlarında bir kız. kardeşi (ya da abisi) Hengov ve Riga bebek ile Halepçe'den kaçıp filmin geçtiği köye gelmiş. (Saddam'ın kimyasal silah kullanarak 6000 Kürt'ü öldürdüğü katliamdan kaçmış olabilirler)
Hengov: kollarını -muhtemelen- mayın çıkarırken kaybetmiş. geleceğe dair kehanetlerde bulunan esrarengiz bir çocuk.
Pashow (onun da bir bacağı yok, koltuk değneği ile film boyunca oradan oraya koşturup Uydu'yu memnun etmeye çalışıyor) ve Shirkooh (çok ağlak ama şirin) Uydu'nun sağ kolu görevini üstlenmiş durumdalar.
Flmi izlemeye Kürtler'i, Irak'ı ve Saddam rejimini, filmin geçtiği yerleri, konuşulan dili bir an olsun unutarak başlayın. dünyanın herhangi bir yerinde belki de tam da şu anda yaşanmakta olan bir gerçekliğe tanık olur gibi izlemeye çalışın. ilk anda sanılanın aksine, çok daha evrensel başka bir boyut anlatılıyor çünkü.
şuradan sigara yanıkları blogunda yer almış bol spoilerlı bir yazıya daha ulaşabilirsiniz. künye, ödül adaylıkları ve ödülleri de sözlükten okuyalım.
hamiş: yönetmen filmi herkes görsün istiyormuş (yapılan bir röportajın yalancısıyım), paylaşılmasında bir sakınca görmüyormuş. terbiyesizlik yapıp paylaşacağım.
sarhoş atlar zamanı'ndan tanıdığımız İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi bu filmde bizi 2003'te Amerika'nın barış ve insanca yaşam götürmek (!) vaadiyle Irak'a girmesinden hemen önceki bir zaman dilimine götürüyor. bu girizgah size filmin başrolünde askerler, tanklar, direnişçiler ve silahlar olduğunu düşündürmesin. film, işgal esnasında Irak'ın Kürt bölgesinde Türkiye sınırına yakın bir yerdeki çocukların trajedisini konu ediniyor.
çocukların arasından herhangi birini seçip de başrol oyuncusu budur diyemeceğim zira her birini iç parçalayıcı birer rolü üstlenmiş durumdalar ve bunun altından öylesine başarılı bir şekilde kalkmışlar ki. ana hikayenin Agrin (esaskız) ve Hengov'un (kızın abisi) etrafından döndüğünü söylemenin yanlış olmayacağı kanısındayım. tabi gönlümüze taht kuran Uydu'yu da es geçmemek gerekir. filmi izlemek isteyeceklerin hevesini kaçırmamak adına spoiler vermeden kısaca ana karakterlere değineceğim:
Uydu: küçük yaşta koca adam olmuş, ekmek parası için köylülerin bahçelerindeki mayınları toplayan ve bu uğurda kolsuz bacaksız kalmış çocukların film boyunca peşinde koşturduğu bir nevi organizatör/abi. çocukların topladığı mayınları silah kaçakçılarına satmalarına aracı oluyor. asıl işi ise köy köy gezip çanak anten takmak ki bu lakabını nasıl aldığını açıklıyor. küçük yaşına karşın sözü geçen, hitabet yeteneği gelişmiş bir tip. film boyunca esaskız Agrin'e olan aşkının yanısıra yufka yürekliliğini de sergilediği birçok sahne ile de karşımıza çıkıyor. on üç-on dört yaşlarında.Agrin: hikayesinin iç yüzünü filmin ortalarına doğru öğrenince kanımızın donduğu yine on üç-on dört yaşlarında bir kız. kardeşi (ya da abisi) Hengov ve Riga bebek ile Halepçe'den kaçıp filmin geçtiği köye gelmiş. (Saddam'ın kimyasal silah kullanarak 6000 Kürt'ü öldürdüğü katliamdan kaçmış olabilirler)
Hengov: kollarını -muhtemelen- mayın çıkarırken kaybetmiş. geleceğe dair kehanetlerde bulunan esrarengiz bir çocuk.
Pashow (onun da bir bacağı yok, koltuk değneği ile film boyunca oradan oraya koşturup Uydu'yu memnun etmeye çalışıyor) ve Shirkooh (çok ağlak ama şirin) Uydu'nun sağ kolu görevini üstlenmiş durumdalar.
Flmi izlemeye Kürtler'i, Irak'ı ve Saddam rejimini, filmin geçtiği yerleri, konuşulan dili bir an olsun unutarak başlayın. dünyanın herhangi bir yerinde belki de tam da şu anda yaşanmakta olan bir gerçekliğe tanık olur gibi izlemeye çalışın. ilk anda sanılanın aksine, çok daha evrensel başka bir boyut anlatılıyor çünkü.
şuradan sigara yanıkları blogunda yer almış bol spoilerlı bir yazıya daha ulaşabilirsiniz. künye, ödül adaylıkları ve ödülleri de sözlükten okuyalım.
hamiş: yönetmen filmi herkes görsün istiyormuş (yapılan bir röportajın yalancısıyım), paylaşılmasında bir sakınca görmüyormuş. terbiyesizlik yapıp paylaşacağım.
12 Ocak 2011 Çarşamba
filmography 2010
çılgının biri oturmuş 2010 yılı yapımı tam 270 adet filmden sahnelerle altı dakikalık bir video kolajlamış. videoyu youtube'da şimdiye kadar iki buçuk milyona yakın kişi izlemiş. filmlerin videoda görülme sırasına göre düzenlenmiş listesine buradan, videoyu nasıl yaptığını açıkladığı bir röportajına ise buradan ulaşabilirsiniz. adam harika bir iş çıkarmış.
10 Ocak 2011 Pazartesi
serseri mayınlar
üç kalem üç kelam blogu için serseri mayınlar ile ilgili birşeyler karaladım.
ilgilenenler buradan buyursunlar.
2 Ocak 2011 Pazar
Watch Documentary
Bugün kafa dinlemek istediğim zamanlarda girip belgesel izlediğim bir siteden bahsetmek istiyorum. Watch Documentary. Sitede üç bini aşkın belgesel var, bunlar çeşitli konu başlıkları altında kategorize edilmiş. İçlerinde gerçekten güzel şeyler var. Mesela buradan Discovery Channel için Stephane Hawking ile birlikte yapılmış üç bölümlük (Bölüm 1: Aliens, Bölüm 2: Time Trave, Bölüm 3: The story of everything) belgesel serisi izlenebilir. Sitede Türkçe altyazı ne yazik ki yok. (Türkçe belgesel siteleri de var gerçi ama olur da bulamadığınız ve İngilizce dahi olsa izlemek istediğiniz birşeyler olursa diye aklınızda bulunsun)
10 Aralık 2010 Cuma
New York, I Love You
Az önce izlemeyi bitirdiğim ve henüz etkisindeyken, burada bahsetmek istediğim bir film var: New York, I Love You. Film, Fatih Akın'ın da arasında bulunduğu on bir farklı yönetmen tarafından çekilmiş New York'da geçen küçük hikayelerden oluşuyor. Oyuncular arasında Uğur Yücel'i de görüyoruz. Çinli bir kıza uzaktan aşık bir ressamı canlandırıyor, onun resimlerini yapıyor.
Birden fazla kereler, beni içerisine çekip, hayatın küçük ama önemli detaylarını fark ettirmeyi başardı. Ne kadar da çok ve çeşitli hikayeler var şu dünyada... Hele sonlardaki anneanne dedeli sahnede bööhh diye ağlamak istedim sevgili blog. IMDB 6,6 vermiş ama benden en az 8 alır. Drea de Matteo da iyiymiş he.
Birden fazla kereler, beni içerisine çekip, hayatın küçük ama önemli detaylarını fark ettirmeyi başardı. Ne kadar da çok ve çeşitli hikayeler var şu dünyada... Hele sonlardaki anneanne dedeli sahnede bööhh diye ağlamak istedim sevgili blog. IMDB 6,6 vermiş ama benden en az 8 alır. Drea de Matteo da iyiymiş he.
8 Aralık 2010 Çarşamba
Kadınlar ve hakları beyazperdede!
DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri'nin yan etkinliği olarak düzenlenen 'Hangi İnsan Hakları?' bu sene çerçevesini daha da genişletiyor. Etkinlik kapsamında, Burmalı muhalif lider Aung San Suu Kyi ile ilgili yeni bir belgeselin de aralarından olduğu uzunlu kısalı 30'a yakın film gösteriliyor. Filistin'de bir İsrail buldozerinin altında kalarak can veren Rachel Corrie'nin dokunaklı hikayesinin anlatıldığı “Rachel”, Özlem Sulak'ın İstanbul'da ilk kez seyirciyle buluşacak “12 Eylül” adlı filmi, tanınmış video sanatçısı Hito Steyerl'in Türkiye'de hiç gösterilmemiş “Kasım” (November) adlı sarsıcı çalışması, Locarno başta olmak üzere bir çok saygın festivale seçilen İsveç yapımı “Geçmiş Seni Çağırıyor", Hangi İnsan Hakları? etkinliğinde yer alan filmlerden bazıları... Diğer filmler için buradan.
(buradan alıntı)
5 Aralık 2010 Pazar
HOME-belgesel
Yann Arthus'un helikopterden süper ötesi fotoğraflarını çektiği sırada (adamın objektifi 1 metre!) asistanının çektiği videolar ile hazırlandığını tahmin ettiğim (çoğunuzun belki de bildiği) harika belgeselden bahsetmem farz oldu: HOME.
Dün gece izledim ama ne yalan söyleyeyim, dünyanın gidişatını görünce depresyona girmedim değil. En iyimser ihtimalle kalmış 50 sene ömrü güzelim dünyamızın, buzlar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, dünyanın suyu bitiyor, karbondioksit salınımı küresel ısınmayı hergün daha da hızlandırıyor gibi gerçekliklerle yüzleşmek acı vericiydi. Sonlara doğru her ne kadar iyimser bir hava yaratılmaya çalışılmışsa da, adamı bir saat acı şeylerle bombarde ettikten sonra, sondaki bir kaç dakika insanın moralini düzeltmiyor (ya da benimkini düzeltemedi). Kendim adına yaptığım çıkarımlar: tüketim alışkanlıkılarımı yeniden gözden geçirmek ve daha çok maddeyi geri dönüştürmek. Filmin yapımında 88.000 kişinin katkısı varmış, ekranda akan yazılar bitmek bilmiyor sonunda.
Bir eksiklik hissettim yalnız, "ekranın bir köşesinde görüntünün nerede çekildiğini yazsalar ya!" diye hayıflandım durdum ama bunu nedense en sonda yazılar geçerkenki sahnelerde gösterdikleri karelerde yapmışlar. Belki de dikkat, anlatılanlara ve görüntülere çekilmek istenmiştir. Belgesel bitince 80 günde dünya turunu çıkmış gibi oldum ama gezdiğim yerler turistik yerler değildi dostlar. Tekrar tekrar izlenesi görüntüler var ama dedim ya, çok dramatik, çok kötümser.. Ses kapatılıp izlenebilir :)
Dipnot: Araplar da amma abartmış heeee. Bir de müslüman olacaklar.
Aşağıdan fragmanını izleyebilirsiniz, youtube'dan tamamını izlemek için ise buradan.
Dün gece izledim ama ne yalan söyleyeyim, dünyanın gidişatını görünce depresyona girmedim değil. En iyimser ihtimalle kalmış 50 sene ömrü güzelim dünyamızın, buzlar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, dünyanın suyu bitiyor, karbondioksit salınımı küresel ısınmayı hergün daha da hızlandırıyor gibi gerçekliklerle yüzleşmek acı vericiydi. Sonlara doğru her ne kadar iyimser bir hava yaratılmaya çalışılmışsa da, adamı bir saat acı şeylerle bombarde ettikten sonra, sondaki bir kaç dakika insanın moralini düzeltmiyor (ya da benimkini düzeltemedi). Kendim adına yaptığım çıkarımlar: tüketim alışkanlıkılarımı yeniden gözden geçirmek ve daha çok maddeyi geri dönüştürmek. Filmin yapımında 88.000 kişinin katkısı varmış, ekranda akan yazılar bitmek bilmiyor sonunda.
Bir eksiklik hissettim yalnız, "ekranın bir köşesinde görüntünün nerede çekildiğini yazsalar ya!" diye hayıflandım durdum ama bunu nedense en sonda yazılar geçerkenki sahnelerde gösterdikleri karelerde yapmışlar. Belki de dikkat, anlatılanlara ve görüntülere çekilmek istenmiştir. Belgesel bitince 80 günde dünya turunu çıkmış gibi oldum ama gezdiğim yerler turistik yerler değildi dostlar. Tekrar tekrar izlenesi görüntüler var ama dedim ya, çok dramatik, çok kötümser.. Ses kapatılıp izlenebilir :)
Dipnot: Araplar da amma abartmış heeee. Bir de müslüman olacaklar.
Aşağıdan fragmanını izleyebilirsiniz, youtube'dan tamamını izlemek için ise buradan.
21 Kasım 2010 Pazar
Tim Roth
Birkaç gündür sevdiğim kült filmlerden bazılarını yeniden izliyorum. Dün akşam Pulp Fiction benimle idi, birazdan da Reservoir Dogs'ile devam edeceğim. Tim Roth'un Pulp Fiction'da rol aldığını tamamen unutmuşum, dün ilk sahne başlar başlamaz kendi kendime bir sevinç ve takiben de bir şaşkınlık yaşadım. "Pulp Fiction'da Hollywood'un bin tane ünlü artisti vardı, hangisini diyorsun ki yahu?" diyenler, onu -izliyorlarsa eğer- şu sıralar benim de severek takip ettiğim ve beden diline dair bir şeyler kapmaya çalıştığım Lie To Me' dizisinin başrolünden tanıyorlar, Dr. Lightman'dan söz ediyorum. Eğer henüz izlemediyseniz, Lie To Me'yi şiddetle tavsiye ederim ayrıca.
Okumayı burada bırakabilirsiniz, çünkü birazdan yapacağım değerlendirmenin kalitesi hakkında garanti veremiyorum, zira mesleğimin, sinema ve oyunculuk eleştirmenliği ile yakından uzaktan bir alakası yok. :)
Boş beleş tespitim:
Bir sahne sanatçısının oyunculuğunu değerlendirmedeki kriterler ne ola ki? sorusunu benim de bulunduğum bir mecliste ortaya atsak, şüphesiz bir çok husus sayılıp dökülecektir ve birazdan bahsedeceğim noktada, birileri bana muhalefet olacaktır. Ama bir dinleyin az bak, açıklayabilirim :). Aradığımız kriterlerden biri olduğunu düşündüğümüz "oyuncunun kendisini geliştirmesi" konusuna geldik diyelim. Kendini geliştirmenin tanımını kimileri "oyuncunun kendine ve oyunculuğuna sürekli olarak yeni şeyler katabilmesi, yerinde saymaması, çağın çizgisini yakalayabilmesi" ile "diksiyon, sahneye hakimiyeti (ve benim bilmediğim) benzeri teknik konularda sürekli bir iyileştirmeyi amaçlaması" gibi düşünceleri savunacaklardır şüphesiz. Ama benim Tim Roth'da dikkatimi çeken ve üzerinde durmak istediğim nokta, belki de bu sayılanlardan bazılarının mutlak doğrular olmayabileceği tezini savunur nitelikte.
Pulp Fiction'ın ilk sahnesinde Tim bizi, bir restoranda kız arkadaşı olduğunu düşündüğümüz bir kadın ile sohbet eder halde karşılar. Birazdan spontane olarak bu restorana gerçekleştirecekleri soygun fikrinden bahsetmektedirler. (Lie To Me'yi aşağı yukarı her hafta izlediğimden, Tim Roth'un ortaya koyduğu güncel performanstan ve oyunculuğunun geldiği noktadan da haberdardarım bu arada.) Restaronda terör estirmeye başlamalarından önceki diyaloglarını pür dikkat dinliyorum ve bu arada oyuncumuzun hal ve hareketlerine, vucudunu kullanışına, aksanına, tonlamalarına, aşağıda görebileceğiniz gözlerini kısarak ki o bakışına, kendini koltukta bir arkaya bir öne atışına, önemli birşey söyleyeceği zaman karşısındakine yaklaşmasına ve buna benzer birçok noktada Lie To Me'deki performansı ile bu sahne arasındaki benzerlikler yakalıyorum.
Pulp Fiction'ın çekildiği 94 yılından bu yana on altı yıl geçmiş ve bence bu adamın o vakitler bugüne kıyasla iki fark saçlarındaki röfle ve gözlerinin etrafında o zamanlar henüz oluşmamış olan kırışıklıklar. Nasıl olup da çizgisini böyle korumuş şaştım kaldım doğrusu, seneler bu adamı dondurmuş sanki. Gençken de kaliteli bir oyuncuymuş ve seneler geçtikçe tadından yenmez bir hale gelmiş resmen. İnsan hiç mi başka oyunculardan/oyunculuklardan etkilenmez, zaman içerisinde hiç mi farklı bir yöne kaymaz, o İngiliz aksanı hiç mi değişmez arkadaş? Sanki, sinemanın hizmetine sunacağı karekterin temellerini otuz üç yaşındayken atmış ve yarattığı karakterin şahsına münhasır az önce sıraladığım o özellikleri üzerinde çalışıp, onları keyifle izlediğimiz bugünkü hallerine getirmiş. Şimdi yazarken düşündüm de belki de oyuncu Tim Roth ile gerçek Tim Roth birbirine çok benziyordur, bu sayede çok kasmaya gerek kalmadan yarattığı karakteri benzer bir çizgide devam ettirebiliyordur.
Diyeceğim odur ki, tutarlılık ve oyuncuya has yaratımları muhafaza etmek ile de iyi bir oyuncu olunabileceğini bize gösterir Tim Roth. Severek takip ediyoruz.
Okumayı burada bırakabilirsiniz, çünkü birazdan yapacağım değerlendirmenin kalitesi hakkında garanti veremiyorum, zira mesleğimin, sinema ve oyunculuk eleştirmenliği ile yakından uzaktan bir alakası yok. :)
Boş beleş tespitim:
Bir sahne sanatçısının oyunculuğunu değerlendirmedeki kriterler ne ola ki? sorusunu benim de bulunduğum bir mecliste ortaya atsak, şüphesiz bir çok husus sayılıp dökülecektir ve birazdan bahsedeceğim noktada, birileri bana muhalefet olacaktır. Ama bir dinleyin az bak, açıklayabilirim :). Aradığımız kriterlerden biri olduğunu düşündüğümüz "oyuncunun kendisini geliştirmesi" konusuna geldik diyelim. Kendini geliştirmenin tanımını kimileri "oyuncunun kendine ve oyunculuğuna sürekli olarak yeni şeyler katabilmesi, yerinde saymaması, çağın çizgisini yakalayabilmesi" ile "diksiyon, sahneye hakimiyeti (ve benim bilmediğim) benzeri teknik konularda sürekli bir iyileştirmeyi amaçlaması" gibi düşünceleri savunacaklardır şüphesiz. Ama benim Tim Roth'da dikkatimi çeken ve üzerinde durmak istediğim nokta, belki de bu sayılanlardan bazılarının mutlak doğrular olmayabileceği tezini savunur nitelikte.
Pulp Fiction'ın ilk sahnesinde Tim bizi, bir restoranda kız arkadaşı olduğunu düşündüğümüz bir kadın ile sohbet eder halde karşılar. Birazdan spontane olarak bu restorana gerçekleştirecekleri soygun fikrinden bahsetmektedirler. (Lie To Me'yi aşağı yukarı her hafta izlediğimden, Tim Roth'un ortaya koyduğu güncel performanstan ve oyunculuğunun geldiği noktadan da haberdardarım bu arada.) Restaronda terör estirmeye başlamalarından önceki diyaloglarını pür dikkat dinliyorum ve bu arada oyuncumuzun hal ve hareketlerine, vucudunu kullanışına, aksanına, tonlamalarına, aşağıda görebileceğiniz gözlerini kısarak ki o bakışına, kendini koltukta bir arkaya bir öne atışına, önemli birşey söyleyeceği zaman karşısındakine yaklaşmasına ve buna benzer birçok noktada Lie To Me'deki performansı ile bu sahne arasındaki benzerlikler yakalıyorum.
Pulp Fiction'ın çekildiği 94 yılından bu yana on altı yıl geçmiş ve bence bu adamın o vakitler bugüne kıyasla iki fark saçlarındaki röfle ve gözlerinin etrafında o zamanlar henüz oluşmamış olan kırışıklıklar. Nasıl olup da çizgisini böyle korumuş şaştım kaldım doğrusu, seneler bu adamı dondurmuş sanki. Gençken de kaliteli bir oyuncuymuş ve seneler geçtikçe tadından yenmez bir hale gelmiş resmen. İnsan hiç mi başka oyunculardan/oyunculuklardan etkilenmez, zaman içerisinde hiç mi farklı bir yöne kaymaz, o İngiliz aksanı hiç mi değişmez arkadaş? Sanki, sinemanın hizmetine sunacağı karekterin temellerini otuz üç yaşındayken atmış ve yarattığı karakterin şahsına münhasır az önce sıraladığım o özellikleri üzerinde çalışıp, onları keyifle izlediğimiz bugünkü hallerine getirmiş. Şimdi yazarken düşündüm de belki de oyuncu Tim Roth ile gerçek Tim Roth birbirine çok benziyordur, bu sayede çok kasmaya gerek kalmadan yarattığı karakteri benzer bir çizgide devam ettirebiliyordur.
Diyeceğim odur ki, tutarlılık ve oyuncuya has yaratımları muhafaza etmek ile de iyi bir oyuncu olunabileceğini bize gösterir Tim Roth. Severek takip ediyoruz.
14 Kasım 2010 Pazar
(500) days of summer-film
"This is not a lovestory, it is a story about love" demiş, dediğini de kanıtlamış bir film 500 Days of Summer. Film, bir ilişkiyi iki farklı bakış açısından ele alıp, aynı şeyleri yaşayan iki kişinin birbirinden farklı görüş ve duygularını, aşkı, aşkın kişiyi bir anda nasıl değiştirdiğini, ayrılıklar ve aşk acısını, kader ve tesadüfleri konu edinmiş. Dün gece arkadaş tavsiyesi üzerine izledim ve her sahnesinde hayata ve ilişkilere dair kendimce bir çok çıkarımda bulundum.
İşbu bu çıkarımlar açık seçik ortaya konan önermeler/kesin yargılar şeklinde değil de, tam aksine, havada asılı kalan ve kişinin kendi için, kendi hayatından ve tecrübelerinden yola çıkarak, istekleri, hayallerindeki kişi ve hayattan beklentileri hakkında cevaplarını araması gereken sorular şeklindeydi. Bu cevap arama eyleminde ise asıl amaç bir cevap bulmak değildi bence, daha ziyade günün uyanık olduğumuz anlarında hakkında bazen aralıksız olmak üzere sıkça düşünüp kafayı yediğimiz şeylere aslında kafayı pek de takmamak gerektiğine, zira bu konularda düşünmenin muhtemelen bir yararının olmayacağıydı.
Bu yönü ile bana birçok sahnesinde arkadaşlarımla yaptığımız: doğru kişiyi nasıl bulacağım?/doğru kişiyi bulduğumu nasıl anlayacağım?/doğru kişiyi bulabilecek miyim?/evde kalacak mıyım?/ohh sonunda doğru kişiyi buldum galiba!/ ya ben hiçbir zaman aradığım kişiyi bulamayacağım :( / artık ne yapalım elimizdekine razı olacağız/acaba onu seviyor muyum yoksa yanlızlıktan kendime ittiriyor olabilir miyim?/ittirmiyorum canım, o iyi biri hem de bana değer veriyor/uzun vadede bu kişi ile mutlu olabilir miyim?/ ve tabi ki: nasıl birini istiyorum? anatemalı sohbetlerimize sayısız göndermede bulundu. Sonlara doğru birkaç sahne gönül işlerinde insanın elinden pek az birşey geldiğini iddia etmek sureti ile içime ümit tohumları ekti ve Summer'ın Tom'un sorusuna verdiği ve -bence- filme damgasına vuran cevap, ilişkilere dair son analizimde ortaya attığım "Bu işler kısmet işi abi, o gün geldiğinde zaten ağzın mühürlenir, elin kolun ve akabinde basiretin bağlanır, ayakların nikah masasına kendiliğinden gider, kendine engel olamazsın, biz ne evlilik karşıtı/hayatta evlenmem diyenlerin nikan salonuna en önde flama ile koştularını gördük" abstractlı tezimin biraz da olsa doğru olabileceğini hissettirdi. Spoiler vermek istemiyorum ama film bittiğinde kız gibi ağlıyordum hoca. İlginç ve rahatsız edici bir son sözkonusu. Esas kıza (Yes Man filminden tanıdığımız Zooey Deschanel) son sahnede inceden bir öfke bile duyduk ama sonra hemen "Bu belki henüz tecrübe etmediğimiz birşeydir, o yüzden anlayamayıp kızıyoruz" diyerek kendimizi yatıştırdık. Esas oğlanın (kasarsanız 10 Things I Hate About You'dan hatırlayabileceğiniz Joseph Gordon-Levitt) silkinip kendine geldiği ve hayata dört elle sarıldığı ve tutkusunun peşinden gitmeye karar verdiği kısımlar insana gaz verici cinstendi. IMDB puanı 8. İki küçük değerlendirmem var; kızla çocuk gerek oyunculuklarının dinamizmi, gerekse dış görünüş açısından tam bir uyum yakalayamamışlar ve filmdeki IKEA reklamının dozu biraz kaçmış. Trailer aşağıda. İzlemeye değer buluyorum.
İşbu bu çıkarımlar açık seçik ortaya konan önermeler/kesin yargılar şeklinde değil de, tam aksine, havada asılı kalan ve kişinin kendi için, kendi hayatından ve tecrübelerinden yola çıkarak, istekleri, hayallerindeki kişi ve hayattan beklentileri hakkında cevaplarını araması gereken sorular şeklindeydi. Bu cevap arama eyleminde ise asıl amaç bir cevap bulmak değildi bence, daha ziyade günün uyanık olduğumuz anlarında hakkında bazen aralıksız olmak üzere sıkça düşünüp kafayı yediğimiz şeylere aslında kafayı pek de takmamak gerektiğine, zira bu konularda düşünmenin muhtemelen bir yararının olmayacağıydı.
Bu yönü ile bana birçok sahnesinde arkadaşlarımla yaptığımız: doğru kişiyi nasıl bulacağım?/doğru kişiyi bulduğumu nasıl anlayacağım?/doğru kişiyi bulabilecek miyim?/evde kalacak mıyım?/ohh sonunda doğru kişiyi buldum galiba!/ ya ben hiçbir zaman aradığım kişiyi bulamayacağım :( / artık ne yapalım elimizdekine razı olacağız/acaba onu seviyor muyum yoksa yanlızlıktan kendime ittiriyor olabilir miyim?/ittirmiyorum canım, o iyi biri hem de bana değer veriyor/uzun vadede bu kişi ile mutlu olabilir miyim?/ ve tabi ki: nasıl birini istiyorum? anatemalı sohbetlerimize sayısız göndermede bulundu. Sonlara doğru birkaç sahne gönül işlerinde insanın elinden pek az birşey geldiğini iddia etmek sureti ile içime ümit tohumları ekti ve Summer'ın Tom'un sorusuna verdiği ve -bence- filme damgasına vuran cevap, ilişkilere dair son analizimde ortaya attığım "Bu işler kısmet işi abi, o gün geldiğinde zaten ağzın mühürlenir, elin kolun ve akabinde basiretin bağlanır, ayakların nikah masasına kendiliğinden gider, kendine engel olamazsın, biz ne evlilik karşıtı/hayatta evlenmem diyenlerin nikan salonuna en önde flama ile koştularını gördük" abstractlı tezimin biraz da olsa doğru olabileceğini hissettirdi. Spoiler vermek istemiyorum ama film bittiğinde kız gibi ağlıyordum hoca. İlginç ve rahatsız edici bir son sözkonusu. Esas kıza (Yes Man filminden tanıdığımız Zooey Deschanel) son sahnede inceden bir öfke bile duyduk ama sonra hemen "Bu belki henüz tecrübe etmediğimiz birşeydir, o yüzden anlayamayıp kızıyoruz" diyerek kendimizi yatıştırdık. Esas oğlanın (kasarsanız 10 Things I Hate About You'dan hatırlayabileceğiniz Joseph Gordon-Levitt) silkinip kendine geldiği ve hayata dört elle sarıldığı ve tutkusunun peşinden gitmeye karar verdiği kısımlar insana gaz verici cinstendi. IMDB puanı 8. İki küçük değerlendirmem var; kızla çocuk gerek oyunculuklarının dinamizmi, gerekse dış görünüş açısından tam bir uyum yakalayamamışlar ve filmdeki IKEA reklamının dozu biraz kaçmış. Trailer aşağıda. İzlemeye değer buluyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















