almanya'nın en özlediğim yanlarından biri de sanırım kuş cıvıltıları. malum oldukça yeşil bir ülke olduğundan sabahları mutlaka kuş sesi duyarsınız. bursa'da istanbul'a nazaran bu yönden biraz daha şanslıyım. "yeşil bursa"nın her ne kadar artık eskisi gibi yeşil olmadığı söylense de yine de gri bulutlara inat şarkı söyleyen kuşlar pazar sabahıma damgasını vurdu. havayı soğuk bulduğum için bana çok kızacaklarını bilsem de bugün pazar turuna gitmedim... soğukluk neyse de bir de saat 10 civarı sağanak yağış gösteriyor, biraz tırstım açıkçası. bisiklet geçem hafta yağmurda çok pislendi ve balkonda 2 saat temizlemeye uğraştım.
şu anda salon kanepeme uzandım, bursa'nın en sevdiğim frekansı olan 99.1 i ayarladım, sabah kahvemi yudumluyorum... birazcık şu sıralar okumakta olduğum Daniel Gilbert'in "Mutluluk Üzerine Çeşitlemeler" kitabına göz gezdirip markete ezine peyniri almaya gideceğim ve ardından kendime güzel bir kahvaltı çekme planım var...
bu arada Dan Gilbert gerçekten çok etkileyici bir professor/bilim adamı. TED konuşmaları da var, mutlaka izleyin derim. mutluluk ve insan psikolojisi üzerine birçok bilimsel çalışması ve deneyi var. zihnimiz bize ne oyunlar oynuyor a dostlar, ilgi alanınıza giriyorsa orijinal adı "Stumbling on Hapiness" olan ve oldukça meşhur bu kitabı edinin diyor ve post'umu annemin 3 yıldır çiçek açtıramadığı yılbaşı çiçeğinin meğerse soğuk sevdiğini öğrenmiş bulunmamızla birlikte kendisini arka balkona atmamızla sonuçlanan sürecin son durumunu gösteren bir fotoğraf ile noktalıyorum. herkese iyi pazarlar!
not mot: sağolsun müşterimiz ziyarete geleceğinden dolayı antik kentler turuna gidemedim, ikinci hatta hatta 2,5. dünya ülkesi vatandaşı olmak çok acıymış bu vesile ile öğrenmiş oldum. neyse kısmet artık sıradaki festivallere...
"insan kendini herkese sevdiremez, öyle bir çaba içerisinde de olmaması gerekir zaten" diyor okuduğum son kişisel gelişim kitapları... çok da doğru ama işte yine de birilerinin (ki bunlar aslında bizim için çok da önem teşkil etmeyen kişiler bile olsa) sizden pek hazetmediğini alenen anladığınızda ilkten o kafaya bağlanmak mümkün olmuyor. biraz kızıp, bozuluyor insan açıkçası.
bugün başıma böyle bir olay geldi. detaylara girip dert yanıcı moduna girmek istemiyorum (hoş, blog benim blogum istersem de girerim ama sürekli söylenen bir insan modundan çıkma çalışmalarıma ters düşen bir hareket olur zaten). neyse efendim, düşündüm, taşındım, okuduğum kitaplarda yazan bakış açılarını aklıma getirmeye çalıştım, yakın arkadaşlarıma sordum "lan ben kötü biri miyim?" dedim," sallama" dediler. millet blogunda şurada burada böyle "falanca da beni çekemiyor, iş yerinde filanca bana yan baktı, şu bana gıcık, bu beni kıskanıyor" falan diye bahsettikçe anlam veremezdim, "yanlış yorumluyorlardır yahu" der geçerdim ama insanlar bazen diğer insanları (sorsak belki kendilerinin bile somut olarak tanımlayamacağı bazı sebeplerden dolayı) sevmeyebiliyormuş ve ben bunu bu yaşımda öğrendim, yuh olsun bana.
kendi isteğim gereği bir insanı sevmesem bile ona nefret beslememeye çalışırım, en kötü ihtimalle nötr olup ne kokar ne bulaşırım. eğer alenen gerekmiyorsa (mesela dün gece 03:20de birdenbire coşan üst komşularım gibi) ; o kşiye onu sevmediğimi de hissettirmemeye çalışırım ki karşımdaki insan kendini kötü hissetmesin. bilimum doğu felsefelerine düşkün olduğumdan hayatımda pozitif olmayan duygu/düşünce/olay ve kişilerin yer etmesini sevmiyorum. o yüzden de ilkten kendim böyle duyguları beslemeyi reddediyorum.
ama işte durum herkeste aynı olmayabiliyormuş. konuya ilkten kafayı çok taktım, çünkü o kişilere karşı yaptığımı düşündüğüm bariz bir zarar/kötülük yoktu... ama sonra biraz kafamı toplayıp çıkış noktamı buldum gibi oldu sanki. hoş yarın karşılaşınca nasıl bir surat ifadesi takındığımı mümkün olsa da uzaktan izleyebilsem. canım sıkılınca kalktım; bugün fırından aldığım süt pidesi, dün yaptığım acuka ve rendelenmiş kaşar ile çakma pizza yaptım ve mideye indirdim. fotoğrafın altında da kendimce bulduğum düşünce biçimi yer alıyor.
iyi pazarlar ...
çakma pizza
"ben sıradan biri, mükemmel değilim, mükemmel olmak zorunda da değilim, öyle bir misyonum yok. insanları rahatsız eden yanlarım illa ki vardır, kimin yok ki? bununla birlikte özünde iyi bir insan olmaya çalışıyorum. beni bu halimle onaylayan ve sevenler benim gerçek arkadaşlarımdır. daha iyi biri olmak için kendi isteğimle çabalıyorum."
bu sabah uyandığımda dün başlayan boğaz ağrım daha da şiddetlenmişti... kafamı yastıktan kaldıramayınca bugün işe gitmemeye karar verdim. müdürümü aradım ve izin istedim. kendisi dünyadaki en kibar müdürdür, "geçmiş olsun, dinlen" dedi.
öğleden sonra arabaya atlayıp rapor almak için sağlık ocağına gittim. açılmasını beklerken arabada oturdum, kapıyı açtım ve güneşin suratıma vurmasına izin verdim... öylesine güzel ısıtıyordu ki... kuşlar ise bu güzel havanın etkisi ile olacak, deliler gibi bağrışıp ötüşüyorlardı, kulaklarıma inanamadım... eve geri geldiğimde evimin karşısındaki bağ evindeki tüm tavus kuşları, horozlar ve kuşlar da aynı şekilde bahçeye dağılmış güneşin ve yazdan kalma bu günün tadını çıkarıyorlardı... bir güneş nelere kadirmiş...
okul bittikten sonra almanya'dan dönmemde türkiye'nin güzel havası büyük bir rol oynadı. berlin'de bir keresinde bilmem kaç gün (73müydü neydi) güneş açmayıp da gri gökyüzüne bakınca kararımı vermiştim...
velhasıl bugün sevgililer günü ve benim sevgililer günü hediyem akut faranjit. bonus olarak da kafam kadar bir antibiyotik hap. her kış bir kere ziyaretime gelir kendisi ve gözüm yollarda kalmıştı açıkçası. öyle ise bana bugün keşfettiğim süt mısırlı cipsim ve ıhlamurum ile evimin keyfini çıkarıp dinlenmek kalıyor...
annemin yeni hediyesi battaniyem altında kitabım "sevmek dokunmaktır"ı bitirip aşırı derecelerden chilling yapma niyetim var...
herkese mutlu sevgililer günleri...
haftasonunda üniversiteden en yakın arkadaşım istanbul'dan ziyaretime geldi. 1 yıl 4 aylık evliydi, şimdi eşi ile boşanma arefesindeler. ev dağıtıldı ve satışa çıkarıldı, o annesinin yanında döndü şimdilik, eşi de bir arkadaşı ile kalacakmış bir müddet. üniversite üçüncü sınıftan beri çıkıyorlardı. 2011'de de evlenmişlerdi ama ilk zamanlardan beri bu ilişkide eksik ve yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu ona yakın olan herkes hissediyordu. ben arkadaşımı çok iyi tanıdığımdan aksaklıkları görüyordum ama yüzüne söylemeye cesaret edemiyordum. yurtdışında olduğum zamanlara denk geliyordu o vakitler. o da herşeyin farkındaydı ama gerek toyluk, gerek iyimserlik ile sevgililik döneminde kendini kandırmayı öylesini iyi başardı ki, bu ilişki evliliğe kadar gitti... morali bozuktu hali ile, cuma gecesi sabaha kadar oturduk dertleştik... ona destek olmaya çalıştım, o anlattı ben dinledim, ben söyledim o dinledi. doğruyu söylemek gerekirse düşündüğüm kadar kötü bulmadım onu. kendini kafada bu sona uzun zamandır hazırladığı belli idi. hatta belirsizlik ve tartışmalar artık bittiği için bir miktar da rahatlamış gözüküyordu. cumartesi akşamı da mini bir sofra kurduk, arkadaşımın teyzesi de bize eşlik etti ve hoş bir akşam geçirdik.
Allah kimseye böyle bir tecrübe yaşatmasın. çıkardığım bir ders varsa o da kimsenin kendini kandırmaması gerektiği. çünkü o iç ses er ya da geç bir gün bir şekilde galip gelmeyi başarıyor. arkadaşım kararını verdiği günden itibaren son 5 yıl boyunca kafasında konuşan o sesin gittiğini söyledi. üzgün ama huzurlu hissediyormuş artık...
soframızdan bir kesit ile noktalıyorum. yarın çok işler beni bekliyor, stresi şimdiden sardı. birazdan kendime bir melisa çayı yapıp yeni kitabıma başlayacağım. bifincankahve'nin çekiliş hediyesini sipariş ettim bile. kendine "Yüzüncü Ad" romanını seçti. umarım keyifle okur.
iyi pazarlar.
bir önceki yayınımda bahsettiğimmetis cep defterinin sayfalarına şöyle bir göz gezdirdim az önce de beni alıp çocukluğuma götürdü. babam ben ufakken beni kucağına alır ve sakin sakin la fontaine'nin aşağıdaki masalını anlatırdı. bazı yerlerinde durup benim katılmamı sağlardı. ben "ağzında bir parça peynir vardı" kısmını "varmıştı" diye söylermişim. hatta kasede bile kaydetmiş sesimi, zaman zaman evde dinleyip güleriz halen. sanırım defterde de o masala gönderme var. ancak burada peynir yerine kitabı var karga cenaplarının ...
"Bir dala konmuştu karga cenapları;
Ağzında bir parça peynir vardı.
Sayın tilki kokuyu almış olmalı,
Ona nağme yapmaya başladı:
“-Ooo! Karga cenapları,merhaba!
Ne kadar güzelsiniz,ne kadar şirinsiniz!
Gözüm kör olsun yalanım varsa.
Tüyleriniz gibiyse sesiniz,
Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın.”
Keyfinden aklı başından gitti bay karganın.
Göstermek için güzel sesini
Açınca ağzını,düşürdü nevalesini.
Tilki kapıp ona dedi ki: “Efendiciğim,
Size güzel bir ders vereceğim:
Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir,
Bu derse de fazla olmasa gerek bir peynir.”
Karga şaşkın,mahcup,biraz da geç ama,
Yemin etti gayrı faka basmayacağına "
aralık ayına girilmesi ile birlikte artık yılbaşına geri sayımı başlatıyorum!
malum yurtdışında bizden çok daha şaşalı geçiyor noel... ama artık Türkiye'de de hatrı sayılır bir havaya giriliyor doğrusu! Almanya'da iken kasım ayının sonlarına doğru alışveriş merkezleri başta olmak üzere tüm dükkanları bir noel süslemesi telaşı sarar. bu alışveriş merkezlerinden en abartılı süslemeleri yapan KaDeWe dir desem herhalde abartmış olmam. bizdeki Akmerkez'e tekabül eden, genelde pahalı markaları bulunduran Almanya'nın birçok ilinde şubesi olan bir alışveriş merkezidir KaDeWe. şu sıralar içimde o kadar çok Almanya'ya kısa da olsa bir gidiverme isteği var ki...bir iş arkadaşım 51.haftada gidecek, keşke onun yerinde olsam... belki çok şiddetli istersem benim de bir sebepten gitmem mümkün olur. :)
iki konu paylaşacağım, bunlardan ilki aralığa girilmesi ile birlikte sürekli olarak kendimi dinlemekten alamadığım ella fitzgerald'ın noel albümü. öncelikle bizim için gelsin let it snow!:
ikincisi de 2009da KaDeWe'de o zamanlar Kodak makinemle çektiğim fotolardan bazıları :
günün en keyif aldığım anları tam da bu saatler... eve gelmeyi iple çekiyorum. gelir gelmez kaloriferimi yakıyorum ve laptop'umu masasına kurup L koltuğumu kuruluyorum...
takipçisi olduğum bloglara öncelikle google reader'dan bir göz atıyorum. yeni yayın sayısı fazla ise sevincim bir o kadar artıyor! yayınları blogun kendi sayfasından okumayı sevdiğim için eğer yayın ilgimi çekiyorsa hemen yeni sekmede açıp okumaya başlıyorum... kitap, film ve mekan önerileri en çok ilgimi çeken yayınlar oluyor. ve de değişik ve orijinal olan her ne varsa.
bu anlarda sıcak bir içeceğin bana eşlik etmesini seviyorum... kimi zaman sahlep, nescafe; kimi zaman ise bir bitki çayı. şu anda yabanmersinli lipton var bardağımda örneğin.
hayat bir şekilde herşeye rağmen güzel... buddha bar ile ayrı bir güzel :)
hayatın bana davranma şeklinden dolayı kontrol manyağı, kaygı dolu, ayaklı mantık bir insan oldum.
en son ne zaman şöyle aklımda hiçbir endişe olmaksızın ve şu stresten kasılmış omuzlarım gevşemiş bir şekilde rahatladım?
inan düşündüm bulamadım. ben canımın istediğini hiç yapamadım.
yeme-içme: soğuk bir bira ya da sekt, Jack Daniel's-kola, yemek yapmak ve o yemekleri yemek, çikolata, tiramisu, karamelli herşey, sabah kahvesi (olmayınca arıza çıkarırım, bilimum zeytinyağlı yemekler
mütemadiyen: merak etmek, araştırmak, keşfetmek, şaşırmak, sürekli değişim, yeni arayışlar, boş kaldığım her Allah'ın saniyesi hayat ve kendim hakkında kafa yormak
vazgeçemeyeceklerim: kitaplarım, kalemlerim, lounge müzik, tiyatro, bisiklet, ailem ve dostlarım, hayvan ve doğa sevgim, fotoğraf çekmek, hayal kurmak, pilates, çok konuşmak (even if I try hard, I can not)
beni en mutlu edenler: ailem, arkadaşlarım, dostlar, dostlar, dostlar, dost meclisleri (especially with aslı, binnur, duygu, övgü, selin -cast in alphabetical order), kedim
hep benimle olmasını istediklerim: hayata karşı bir heyecan, anın tadını çıkarabilmek, seyahat edecek vesile, vakit ve para sahibi olmak, kurtlu kıç, huzur, kayıtsız şartsız mutlu olabilme yetisi, kendi kendini oyalayabilmek, hayallerimin peşinden gidecek tutku, değişime açık olma, kendi doğrularımı sorgulayacak objektiflik
hayallerim: Alaçatı'da yazlık alıp rüzgar sörfünü geliştirmek, her türlü doğa yürüyüşü ve kampçılık aktivitelerine katılmak, renkli insanlar tanımak (couchsurfing mesela), yeni hayat felsefeleri duymak, üç çocuk yapacak şartlara sahip olmak, ortamlarda aranan mubabbeti tatlı bir insan olmak
uzun vadeli korkularım: iç disiplinimin zayıflaması, dengeyi kuramamak, güzel günlere olan inancımı yitirmek, ben yanlarında değilken sevdiklerime kötü birşey olması, mutluluğu hiç bulamamak, bir daha hiç aşık olamamak, bir anda birine aşık olmak, hayat arkadaşını bulamamak, mutsuz bir evlilik yapmak ve boşanmak, kendine vakit ayıramayacak derecede meşgul olmak, kafa dinleyememek, tatile gidememek, zevksiz ve asosyal biri haline gelmek, kendi isteklerimin değil de toplumun beklentilerinin esiri olmak, ortalama bir Türk insanı hayatı yaşamak, dostlarımı kırmak, kompleksli insanlarla çalışmak ya da bir sebepten muhatap olmak durumunda olmak, sevmediğim bir işi yapmak zorunda kalmak, sabahları mutsuz uyanmak, anlayışsız insanlarca çevrelenmiş olmak, kötümserlik tarafından ele geçirilmek, insanlara az yardım etmek, sevgimi gösterememek, sevdiklerimden uzak kalmak, sevdiklerimin bir sebepten mutsuz olması, listedeki en uzun maddenin korkularım olmaması
bugün de bunlar çıktı sepetten.
edit: bunları yazdıktan sonra listeye bir baktım ve tatmin olmadım açıkçası. bu kadar mıyım yani ben, beni mutlu eden şeyler iki satır mı olmalı? hayaller üç satır? büyümek kaynaklı bunlar hep. küçük çocuğa versek kağıt kalem, bir sayfa şey yazar en az, misketim, gofretim, bebeğim ... büyümeyelim ya, büyüdükçe hayal dünyamız küçülüyor çünkü galiba. çok üzülüyorum be blog. bundan sonra defterimi beni mutlu eden şeyleri not alayım da madem, bakıp bakıp sevineyim mutsuz olduğum anlarda. :(
".... sana çok açık yüreklilikle kendim hakkında birşeyler anlatmaya çalışacağım. söyleyeceklerimin amacı kendimi methetmek değil, esasen beni yavaşça, kendi kendine tanımanı isterim. ama yine de şu an bunları yazmak geliyor içimden.
ben birbirinden çok farklı ortamlarda büyüdüm, bir liseye gittim, öyle bir çeşitlilik ve özgürlük olamaz, lise yıllarım üniversite yıllarımdan güzeldi. sonra üniversite geldi, üniversitenin üçüncü yılında, ilk kez yurtşına çıktım. değişim programı ile on bir ay durdum, çok güzel arkadaşlıklar edindim, dünyayı tanımaya başladım. sonra geri döndüm, bir yıl içerisinde alttan üstten ne kadar ders varsa tamamlayıp tezimi yazıp mezun oldum. değişim programı esnasındai, oraya geri dönmeyi kafaya koymuştum çünkü ve öyle de oldu. bir sürü şehre yüksek lisans başvurusu yaptım, çoğundan yanıt olumlu idi, aralarından birini seçtim ve başladım. giderken cebimde istanbul'da (o koşuşturmacalı alttan üstten dersli projeli tezli son sınıf esnasında) biriktirdiğim 1000 € ve umutlarım vardı sadece. bir iş bulur, hem çalışır hem de okurum dedim. Allah rast getirdi, okulda bir öğrenci asistanlık buldum, hem orada çalıştım hem de on beş günde bir garsonluk yaptım, topuklu ayakkabılarla gün geldi yer sildim. bunların hiç birine pişman değilim, yine olsa yine yaparım. çünkü okumak istiyordum ve elimde olan tek şey azmimdi.
okuduğum şehirde de birçok farklı insanla tanıştım, birçok farklı hayat görüşü edindim, hayata kendiminkinden farklı pencerelerden de bakılabildiğini öğrendim. bu sefer yaşım yirmi beş olmuştu artık. yeri geldi arkadaşlarla birlikte gurbetlik çektik, kendimiz pişirdik kendimiz yedik, kah hayatı sorguladığımız derin sohbetler ettik sabahlara kadar, kah geyik döndürdük. iki dostum, bana çok yardımcı oldular, hayattaki en güzel anlarımlardan bazılarına o şehirde imza attım. arabesk takılmak istemiyorum ama çok zor günlerim de oldu, maddi manevi, ama diyorum ya arkadaşlarım benim herşeyim, onların sayesinde o yollardan düze çıkıp bugün olduğum noktaya geldim.
ben hayatta basit bir yol seçmedim, eğitimime türkiye'de devam edebilirdim ama kendimde fazlasını gördüm. hayalimin peşinden gittim, denedim. Allah da beni boş döndürmedi. dedim ya, bu yıllarda çok şey öğrendim, bir çok farklı kültür ve hikaye ile yoğruldum. artık yola çıkarkenki kişi değildim, pişmeye başlamıştım. bu kadar çeşitlilik içerisinde insan ilişkilerimde kılavuzum iyi niyet, anlayış ve iletişimdi. kendi içimde ise hedeflerimi aklımda tutup, oraya bir amaçla gittiğimi hatırlattım kendime; ümitsizliğe kapıldığım her anda. bunların sayesinde devam edebildim. insanları yargılayamazdım, çünkü değerlerimiz farklı idi.
reenkaryasyona inanmıyorum, bence sadece bir tane hayatımız var. onu en güzel ve dolu şekilde yaşamaya ve her saniyesine bir anlam katmaya çalışıyorum. hayatımın her aşaması benim için çok özel ve kaderine terk edilemeyecek bir lütuf. bu birlikteliğim için de geçerli. sana demiştim, hayata karşı benimle benzer heyecanları taşıyan bir yol arkadaşına ihtiyacım var. illa da benimle aynı görüşlerde olması gerekmez ama en azından hayattan anladığı ve beklediği benimkilere benzer olmalı ki bir potada eriyebilelim. sana fazla gelebileceğim şeklindeki kaygını dile getirmişsin, fazla demezdim ben olsam, farklı derdim. ben kolay yollarda yürümedim hiç, bunu seçmiyorum çünkü, o yol yeterince kalabalık.
bugün olduğum kişiyi çok seviyorum ve beni olduğum kişi yapan da başımdan geçenlerdir. seni tanımaya çalışıyorum çünkü içimde, sığ bir insan olmadığına dair bir his var. elimi attığım şeyleri bitirmeden bırakamıyorum, hatta zorluklarla cebelleşmesini seviyorum, çünkü insanların hayatta bir fark yaratması, bir iz bırakması gerektiğine inanıyorum. sen de diyorsun ya, bizim için yapılan planlar var. öyle olmasa bugün einstein olmaz, mozart olmaz, hawking olmazdı. tabii ki ben de hayatımın büyük kısmını türkiyede geçirdim, seninle aynı kültürden etkilendim, bir türk kız olarak büyütüldüm. her ne kadar evrensel tutumlarda ve boyutlarda tutunmaya çalışsam da, yer yer ben de kaprisli bir türk kızı olabilirim, hoş görmeye çalış beni.
lafın özü, beni ben yapan çoğu şeyde olduğu gibi benimle aynı yolda yürüyecek kişide de orijinallik, evrensellik ve derinlik arıyorum. hayatı gelişine yaşayan biri ilgimi çekmiyor. tutkuları olan, kendini ve bizi bir adım ileri taşıyacak enerjiye sahip olan birini istiyorum. ben renkli bir hayatı bilinçli olarak tercih ediyorum, vakit ve enerji harcayıp hayatımı güzelleştirmeye çalışıyorum. çünkü dedim ya, sadece bir hayatımız olduğuna inanıyorum ve herkes kendi hayatının başrol oyuncusu. perdeler indiğinde alkışlanmak değil kaygım, iyi bir oyun ortaya koyduğuma kendim inanayım, yeterli bana.
dünyada keşfedilmeyi bekleyen bu kadar güzellik varken, çağrıya kulak vermeden edemiyorum. işte sana birkaç paragraf ile ben. kalkanlar olmaksızın bakınca görebileceklerinden bazıları."
"O gün okulu kıracaktı ama tedirgindi, renk vermekten çekiniyordu evdekilere. Annesinin de temkinli yılları o zaman, şimdiden yedi-sekiz yıl önce. Her şeyi sezen, kızının peşinde dolanan bir anne.
Kitaplarını yanına hiç almayacaktı ya, okulu kıracağı fark edilir korkusuyla bir iki taneyi atıverdi çantasına. Montunu ve ayakkabılarını sakin hareketlerle giymeye çalıştı. Servis gelmeden on dakika önce aşağıdaydı, içinde kıpır kıpır bir sevinçle.
Okula yanaştıklarında servis şoförüne belli etmeyeye çalışarak hemen okulun az ilerisindeki pastaneye doğru seyirtti. Arkadaşları ile çoğu sabah orada toplanırlardı. Çay kahve bahaneydi esasen, maksat sigara içebilmekti derse girmeden önce. O zamanlarki ergen izanına göre, karizmatik birşeydi sigara içmek, büyümüş falan oluyordu insan, kabul göreceğini sanıyordu ortamlarda.
Kızlarla oturdular, açma ve poğaçalar ile çaylar ve sigaralar içildikten sonra, ders zilinin çalmasına az bir vakit kala, ayaklandılar. Arkadaşlarını öpüp onlardan ayrıldı ve etekleri zil çalarak Bab-ı Ali'den Sirkeci'ye doğru inmeye başladı. Sabahın erken saatleriydi, esnaf daha yeni kepenk açıyordu. Cağaloğlu Yokuşu'nun dar sokaklarında ilerleyip, kitapçıları, oyuncakçıları, davetiyecileri, kırtasiyeleri ve fotoğrafçıları geçip de Ankara Caddesi'ne çıktığında denizle karşılaştı. Uzun zaman önce oluyordu bunlar, detaylar silik, nasıl gitmişti gara, Eminönü'nden motorla mı geçmişti Haydarpaşa'ya, yoksa vapurla Kadıköy'e geçip oradan taksiyle mi gitmişti? Bilemedi şimdi. Fakat bugün bile artık hissedemese de iyi hatırladığı birşey var, içinde dalgalanan ilkaşk heyecanı.
Bu aşkın adresi olan sevgilisini karşılayacaktı birazdan, Mavi Tren 08:58 de varacaktı Haydarpaşa'ya.
Başka şehirdeki bir üniversiteyi kazanınca çocuk, doğup büyüdüğü yer olan İstanbul'unu ve o zamanlar -ilk aşkı olduğu için kızın- ona delicesine aşık ve hayran olan kız arkadaşını da arkasında bırakıp okul yollarını tutmuştu. İlk yıl dersler hafifti, on beş günde bir geliyordu İstanbul'a. Gençti ve enerjisi vardı, bavulunda da aşkı. Birçok kereler karşılamıştı onu garda kız. Bu kaçıncı seferdi bilmiyordu.
Soğuk bir İstanbul sabahıydı ve kızın içi -aşkından olsa gerek- yanıyor ama dışı üşüyordu bir türlü gelmek bilmeyen treni beklerken. Yerine sığamıyor, bir merakla dışarı çıkıyor, Haydarpaşa'nın o yayvan merdivenlerini iniyor, denize, simitçiye, kalkan motorlara ve yaklaşan taksilere bakıyor, rüzgar içine işleyince yeniden içeri girip perona gidiyordu. Gelsindi artık şu tren.... Çok üşüyordu.
Bir saat geçmişti, görevli bayan (belki de çoktan emekli olmuştur şimdi) trenin yolda olduğunu ama rötarlı geleceğini söylüyordu. Bu sefer de banklara oturuyor, ayaklarını sallıyor, gelen diğer trenlerden inenleri inceliyor, birazdan sevgilisine kocaman sarılacağı anları düşlüyordu. Kafasında birlikte yapacakları onlarca şeyi tasarlıyor ama bir yandan da çocuğun ailesi aklına geliyor, huzuru kaçıyordu, çünkü oğullarını gönülsüzce paylaşıyorlardı onunla. Küçüktüler ikisi de, birbirilerinin kafasını karıştırmaktı olsa olsa bu ilişki onların gözünde. Oğullarının aklı İstanbul'da kalıyor, derslerine konsantre olamıyor, kız zaten üniversiteye hazırlanıyordu -yani çok hassas dengeler söz konusuydu.
Ayaklarının artık iyice uyuşmaya başladığı üçüncü saatin sonunda, peronda bekleyen başka bir kıza gözü takıldı. Bu kız acaba sevgilisinin trende birlikte geldiği arkadaşının kız arkadaşı olabilir miydi? Kendinden birkaç yaş büyük duruyordu ama biraz çekinerek de olsa vakit öldürürüz laflayarak düşüncesiyle kıza doğru ilerledi. Evet, tahmini doğru çıkmıştı, bu kız da aynı treni bekliyordu ve diğer çocuğun kız arkadaşıydı. Bilgi alışverişinde bulundular, tren neredeydi, ne zaman varacaktı vs., biraz da kendilerinden bahsettiler. Başka şeyler de konuştularsa, dedik ya geçmiş zaman, unutuyor insan.
Dört koca saatin sonunda nihayet tren uzaktan göründü. Nasıl bir mutluluk, tarifi yok... Bavulunu çeke çeke yaklaşmakta olan çocuğa doğru koştu ve boynuna atladı. Göklerdeydi.
O gün birçok şeyden olmadığı gibi, aşkların çoğu kez sonlu olduğundan, ilişkilerin acımasızlığından, insanın sevdiğinin de canını ölesiye acıtabileceğinden, (ama çok şükür)aşk acısının ölümcül olmadığından,(bununla beraber) ilk aşkın seneler senesi rüyalara girmeye devam edebileceğinden, (ama yine de) insanların başkalarını da sevebileceğinden hiç haberi yoktu ve henüz dış kabuğu şimdi olduğu gibi sert, kalp kapısı kat kat kilitli değildi, aksine; insanlara inanmaya hazır, hayata karşı hevesli, iyimser ve hatta mutlu bir genç kızdı işte...Seviyor ve seviliyordu ve bunun sonsuza kadar süreceğine inanmak gibi büyük bir yanılgı içerisindeydi"
Yanmış ya bugün Haydarpaşa, buna benzer bir sürü vuslat ve uğurlama hikayesi de kül olmuş mudur acaba? İstanbul'un silueti güzel Haydarpaşa, akıbetin hayrola.
bugün bir arkadaşıma attığım mailde şunları söylemişim, çok ahım şahım birşey değil ama kayda değer olduğunu düşündüğümden (ve bana bunları öğreten hocamın anısına) buraya da aktarayım dedim. köşede dursun.
"hiçbir şey mükemmel bir şekilde pattadanak gökten insanın kucağına düşmüyor. bir şeyleri güzel ve bizi mutlu eden şekle getirebilmek için, üzerlerinde çalışılması gerektiğini düşünüyorum.
özellikle insan ilişkileri kaderine terk edilemez, hele ikili ilişkiler asla.
iletişim herşeydir. yani kimse kimsenin aklını okuyamaz, biz Türkler nedense bunun yapılabildiğine inanıyoruz, insanları söylemedikleri şeyler üzerinden tahlil ediyor, yada büsbütün yanlış anlıyoruz. yani iletişimde bir verici vardır, bir mesaj gönderir, bir de alıcı vardır. bu iletişimin kalitesi, mesajın ne kadar doğru bir şekilde iletildiği, diğer bir deyişle alıcının, mesaj ile anlatılması amaçlanan şeyi ne kadar doğru anlayabildiği ile ölçülür. bunun için de frekansların ayarlanması gerekir ki, işte bu nokta birçok insanın sorun yaşadığı bir yer. bu ayarı yapacaksın arkadaş. soracaksın, "sen bunu bunu mu kast ettin? çünkü ben bunu bu şekilde anladım. yoksa sen başka birşey mi demeye çalışıyordun?"diye. yani kafanda hemen adamın dediği şeye, belki de hiç alakası olmayan bir anlam yükleyip triplere bağlanmayacaksın."
aptal kızı oynayacaktım degil mi ben, tüh yine tutturamadık. deneyeyim:
"ya louis vuitton'un bi çantasını almış Aylin bayıldım, bi de bugün akmerkez prada'da bir ayakkabı gördüm, çok tarz. kızlar, kuaförüm Aşkın "platin sarısı sana çok iyi gider, bu senenin trendi bu canikom" dedi. akşam da reinaya gitcez, hakan yeni bi X5 almış beni onla gezdircek (tikky kız modu:ON)"
bahsetmezsem ve görmezden gelirsem fark etmem bayram olduğunu, karambole gelir diye düşündüm ama kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. Üç gün kaçtım ama bugün kıskıvrak yakalandım yalnızlığa. Neden mi bayramı geçiştirmek istedim, çünkü benim şu an için yaşadığım yerde bayram mayram yok arkadaşım. Gurbet elde olduğumuzdan uzunca bir süredir bayramda çalışmaya alıştık (ya da alıştığımızı sanıyoruz) ama bu hafta işlerim çokluğundan dolayı genelde biraz geç çıktım, bütün gün aklımda akşam eve gidince arayacağım eş/dost/akrabalar vardı. Hüzünlüydüm.
Millet İstanbul'da dokuz koca gün yatıyormuş vallahi, çok zengin ülkeyiz bize koymaz. Zaten süper de çalışkanız ya, hak ediyoruz ne de olsa böyle uzun tatilleri. Cevabını duymaktan korktuğum için kimseciklere soramıyordum ama aldığım son duyumlara göre Türkiye'de senelik izin iki hafta falanmış, ha bir de işe yeni girmiş eleman ilk iki sene falan "tatil" deyince patron ağzına vuruyormuş. Malum, sen mırın kırın edersen, maaşını beğenmeyip patron ile pazarlığa oturacak olursan falan aynı işi seve seve yapacak bin tane (sayı ile 1000) senin gibi adam var sokakta. SSK ve yol parası bile istemeyeni bulursun kasarsan. Aldığın dört yıllık üniversite eğitiminin üzerine sertifikaydı, masterdı bir cila çekmediysen ve hatta bir kaç yabancı dile "anlıyorum ama konuşamıyorum abi" derecesinde hakimiyetin yoksa, hele bir de insan ilişkilerinde çok başarılı değilsen ve dayın yoksa yüksek yerlerde, seninle birlikte eş zamanlı olarak aynı bölümünden mezun olan (bölümüne göre değişmekle birlikte) az önce sözünü ettiğimiz 1000 adamdan hiçbir farkın kalmadı işte! Nasıl sıyrılacaksın bu sürünün içerisinden? Hadi sıyrıldın diyelim, karakterine, eğitiminine, hayat görüşüne ve kişisel haklarına saygı duyacak, elemanını sevip kollayacak bir firma bul bakalım. Konudan uzaklaştım yahu. Unutmadan; şu karikatür ülkemin yeni mezun gençliğinin halini ne kadar da güzel anlatır (special thanks to Yiğit Özgür):
Ne anlatacaktım yahu, heh tamam. Bu yıl da bayram bizi teğet geçtiğinden, hiç olmazsa anıları tazeleyerek kendimi avutayım madem. Sanıyorum ki birazdan bahsedeceğim çocukluğumun tipik bayram sabahı klasikleri (ya da diğer bir deyişle, aile fertleri başka kıtalara saçılmadan önceki zamanlarda) sırf bizim eve özgü bir manzara değil. Başka birçok evde de benzer teranelerin yaşandığını düşünüyorum.
Evde tıkırtılar duyup kıllanmaya başladığınız, sabahın benim ve kardeşim için henüz erken sayılabilecek bir saatinde, annem yahut babam - her bayram dönüşümlü olarak görev aldıkları- "bilmem kaçıncı geleneksel bayram sabahı çocukları delirterek uyandırma şenliği"nin açılış seramonisi çervesinde odanın kapısını, büyük bir neşe içerisinde açıp "çocuklaaaaar bugün bayram, yatılmaz o kadar, hadi kalkın bak babaannenler bekliyor" şeklindeki meşhur tiradını atar. Bu aşamada "yeaa anne/baba yeaa accık daha uyuyalım gideris yeaa" tipi direnişleriniz bir sonuca ulaşmayacağı gibi, ebeveyninizin siz kalkana kadar kapınızı defalarca aşındırmasına ve repertuarlarından az öncekine benzer binbir cümleyi günışığına çıkarmalarına sebebiyet verir. Örneğin yorganı kafanıza çekmek sureti ile direnci artırırsanız eğer, en nihayetinde annenizin o büyük tehditi gelir ve her ne kadar bunun bir blöf olduğunu bilseniz de, bu artık ufaktan kalkmak gerektiğinin bir habercisidir: "her bayram her bayram aynı tantana, bıktım artık sizden, ne haliniz varsa görün ben giyinir giderim vallahi, sorarlarsa da çocuklar evde yatıyorlar derim". İşte bunu duyunca hemencecik yataktan zıplayarak kalkar ve kardeşiniz ile banyo kavgasına başlarsınız. Anneciğinizi ve babacığınızı üzmek istemezsiniz, çünkü o sabah bir bayram sabahıdır.
Sabah kırklanması bittikten sonra, salondaki bayram sabahına özgü mükellef kahvaltı sofrasına doğru seyirtirsiniz. Bu esnada bizim evde genellikle radyo açık olur ve çalan Türk Sanat Müziği eserlerine peder bey tarafından keyifle eşlik edilir. Bizi uzaktan gören babam ceza sahasının dışından hemen ilk şutunu çeker: "Akşam yatmak bilmiyorlar, sabah kalkmak bilmiyorlar, hani sen benle bayram namazına gelecektin paşa (kardeşimin lakabı)?" Kardeşim biraz mırın kırın eder sonra hemen "Öpüym babağ" ya bağlar olayı.
Eğer bu aşamaya kadar sorunsuz bir şekilde gelmeyi başarabildiysek, bunda sonra en zorlu etap başlar: Kardeşimin gazeteyi, benim ise çayı ve televizyonu bırakıp giyinmeye gitmemek için direnmemiz. Yine annemin "Ben hazırım vallahi, sizi bekliyorum, bak denizotobüsünü kaçıracağız, hiç beklemem sizi giderim, hadi artık" şeklindeki triplerine bir artık yerden sonra dayanamayıp hazırlanmak üzere odamıza gideriz. Bir posta "Anne yeaa, ten rengi pantolon çorabın var mı, yağmur yağacak mı üstümüze ne giysek, kitabımı çantana koyar mısın, babanemlere galeta götüreceğiz unutmayın, kapıyı kim kitleyecek, akbilde para var mı"dan sonra kardeşimle ben muhtemelen bizi beklemekten bunalıp yolu ele almış olan annem ile babamın arkasından yetişmeye çalışırız.
Deniz otobüsünde kardeşim uyur (ya da uyur gibi yapar), peder gazete okur, annem de etrafı keser kim ne giymiş falan diye. Sonra bana kaş gözle bunları işaret etmeye çalışır, bilimum dedikoduları anlatır, babanemlerin yanında nasıl davranmamız gerektiği konusundaki nasihatleri geçer (!). Denizotobüsünden inince kardeşimin çingeleri işaret edip "Babaneme çiçek alalım mı?" şeklindeki şutunu, annem: "Ay ne gerek var solacak gidecekler, babaannen canlı çiçek sever hem zaten" şeklinde ustalıkla çıkarır ve yola devam ederiz.
Baba tarafım kayserili benim. Her yörenin olduğu gibi Kayseri ve civarının da tabii ki bayrama özgü bir takım yemekleri var. Bunlardan ilki "bayram yahnisi". kafadan on baş beyaz soğan, bir tencerenin dibini kaplayacak kadar kuzu kuşbaşı ve kabukları çıkarılmış nohutla yapılıyor. Tarifini henüz öğrenemedim babaannemden. (bir yutkundum yani şimdi he, midem guruldadı hatta) Sonracığıma, tandır böreği var bir de mesela. Bu da genelde kıymalı maydonozlu oluyor. Elde 3 kat hamur açılıyor (hamurunda tahin vardı galiba) sonra döşeniyor ve baklava baklava kesilip pişirilip afiyet ile yeniyor. Tatlılardan da güllü baklavayı anmazsam birşeyler eksik kalır. Bunun nasıl yapıldığı konusunda hiçbir fikir sahip olmamakla birlikte, babanemin onları nasıl olup da o şekil seri üretimden çıkmışçasına bir örnek yaptığını bunca bayram geçirdim, daha çözemedim.
Bu kadar baba tarafından bahsettik, assolisti sona bıraktım bilerek. Genelde uzak olduğu için önce karşıya gidilir babaneye, çünkü anneannemler alt mahallemizde oturuyorlar ve onlarda iyice bir rahatlamak yemek içmek ve sonrasında salondaki kanepelere uzanmak istediğimizden onları ziyaretimizi sonraya bırakırız. Hamurişleri ve yöresel tatlarda eserler veren babaannemin aksine, anneannem zeytinyağlılar ve sıcak yemekler konusunda uzmandır. Bildiğim bütün zeytinyağlıları ondan öğrendim. Hala ne zaman bir yemeğin yapılışında bir şüpheye düşsem, hemen onu arar sorarım. Çok kalender bir kadındır anneannem, koyu Fenerbahçeli'dir (eve LigTV bağlattı parasını kendi ödüyor), boğa güreşlerine bayılır, öyle ki gece 3 de kalkıp İspanyol kanalından takip ederdi. Dayım genelde işte olduğundan onu son senelerde pek göremediğimizden, bayramlaşma işi telefonda yapılıyor ya da gece bir ara uğruyoruz yeniden onu görmek için anneannemlere. Dedemi bir sene önce kaybettik, son zamanlarını yatakta geçirmeyi tercih ettiğinden ve onu Anneannemlere gidince arka odaya doğru ilerlerken sanki yatakta her zamanki hali ile beni bekliyormuş gibi geliyor.
Aslında bizim bayramlarımızda kendimi bildim bileli ilk önce büyük anneannemlere gidilirdi. Ne yazik ki dört-beş sene önce büyük anneannemi, peşi sıra da "Münevver öldüğü gün benim için hayat bitti" diyen üzerimde büyük emeği olan, ikinci babamı, büyükdedemi kaybettik. Ben çok şanslı bir çocukluk geçirdim, annemin anneannesi ve dedesini gördüm ve onlar hayatımda tanıdığım en muhteşem insanlardı. Büyükdedem öylesine hassas ve düşünceli bir adamdı ve öylesine büyük bir yüreği vardı ki, bize istediğimiz herşeyi alırdı ve sanki kesesinden bir lira eksilmezdi. Birşey istemek için onlara gittiğimizden konuşmamıza fırsat vermeden derdimizi anlar, biz istemeden oduncu gömleğinin cebine koyup hazırladığı harçlığımızı işaret ve orta parmağıyla çıkarıp cebimize sokardı. Onu kaybettiğimiz gün benim için çok acı vericiydi, beni (ve iki dayılarımı da adam eden odur) o büyütmüş ve okutmuştu çünkü, üzerimdeki emeği sonsuzdu ve kız çocuklarına düşkün olduğundan beni çok ama çok severdi. Bunu bizi gördüğünde gözlerinde beliren pırıltıdan anlardım. Şu an hayatta olsaydı beni görmekten mutluluk duyacağı yerlere gelebildiğim ve üzerimdeki emeklerini boşa çıkarmadığım için çok mutluyum. Dilerim cennette onlarla yeniden buluşuruz.
Büyük anneannemlerin yan apartmanında büyük anneannemin kız kardeşi otururdu. En son onu da kaybettik. Onlar hep cumhuriyet çocuklarıydılar, uzun ve güzel ömürler sürdüler. Büyükannenin kardeşine biz cicianne derdik, anneannem çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla "tete" dye çağırırdı teyzesini. Orada da çikolata yiyip çay kahve içerdik. Sonra eve doğru yollanırdık. Bunlar benim hayatımın şimdiye kadarki belki de en mutlu ve güzel anlarıymış, keşke o günlere geri dönüp onlarla daha çok vakit geçirebilsem, onlardan daha çok şey öğrenebilsem ve onlara daha çok sarılabilsem. O kapılar tek tek kapandı ve biz bayramlarda artık onların mezarlarını ziyarete gider olduk. (çok pis ağlama krizi geldi şimdi)
Hakkını verebileceğime inansam belki birgün büyükdedemi anlatan bir yazı yazmayı isterim, kendisi meşhurdur da ayrıca hafiften.
Yazı nasıl başladı, nerede son buluyor ben bile şaşırdım. Aslında yapabilsem iyi olur ama öyle taslak falan da hazırlamıyorum yazıya başlarken, belirli bir bütünlük içerisinde aklımdan geçenleri aktarmaya çalışıyorum. Şimdi hala okumaya devam ediyorsanız şayet, siz söyleyin, çocukluğunda böyle güzel bayramlar geçirmiş bir bünye, içinde bulunduğu şu imkan ver şeraitler içerisinde bayram olduğunu inkar etme hakkını kendinde görmüş, çok mu?
Bu üçlü ile henüz tanışmamış bir kadın yoktur herhalde. Sebepler çeşitli de olsa, zaman zaman biz sadece işte bazı günler bu üçlüyü isteriz. Kimi zaman dışarıdaki kara bulutlar ve yağmur, kimi zaman aramayan sevgili, kimi zaman ise (ayda bir mesela) saçma sapan sebeplerden ötürü evde battaniyenin altına saklanmak isteriz. Sıcak çikolatamızı içerken -tercihen- bir aşk filmi koyup DVD'ye, sıcak battaniyenin altında ağlamak ve sonra kendine acımak ve daha çok ağlamak çeker canımız. Sonrasında karşı tarafı -eğer varsa tabi- yerden yere vurmak ve hatanın onda olduğuna kendini inandırmaya çalışmak gelir. -Opsiyonel olarak- yakın bir kız arkadaşı aramak, telefonda arkadaşa dert yanıp sevgiliyi çekiştirmek ve akabinde -arkadaştan 'aslında süper olduğumuzu, asıl kaybedenin o olacağını, bir süre sonra kapımızda yatacağına' dair temennileri duyup rahatlamak. Evet, böyle günlerimiz var bizim.
Mesela bugün ben de buna benzer sebeplerden aynen bu moddaydım, ama ne yazık ki işyerindeydim ve ne batteniyem ne de aşk filmi izleyebilme ihtimalim vardı. Kendi kendimi çok pis bir depresyona soktum, sonra internette moral bozukluğuna nelerin iyi gelebileceğini falan araştırdım - o derece yani. Şurada bulduğum ikinci öneriyi dikkate alıp kağıt kaleme sarıldım, içimden şu saçma satırlar döküldü. Şimdi bunları buraya yazayım da sonra aptallığıma doymayayım ve güleyim diye çiziktirmeye başladım.
'' Bugün moralim bozuk ve güne keyifsiz bir şekilde başladım. Bir ara neredeyse ağlayacaktım. Sonra makyajım bozulur da millete rezil olurum diye vazgeçtim. Gece, birinde bir kabusun ortasında olmak üzere yaklaşık dört kez uyandım. Bir seferinde kan ter içinde kalmışım, attım üzerimdekileri öyle devam ettim uyumaya. Allahtan yeniden uykuya dalmakta bir zorluk çekmiyorum. En son seferki uyanışımda saat altı olmuştu, uyumaya devam ettim, saatin alarmı 06:15'te çaldıktan sonra biraz yatakta nazlanmaya devam ettim. En sonunda 06:31'de yataktan kalkıp kendimi duşa sürüklemeden önce kahve makinesini çalıştırdım. Bir önceki günden kalan dağ yürüyüşünün yorgunluğu sanki hala biraz üzerimdeydi. Duş, kahvaltı ve biraz da haberlere göz gezdirmeden sonra işe gitme vakti geldi çattı. Belki işyerinde ona rastlarım diyerekten azıcık makyaj yaptım. Dışarı çıktığımda hava yeni yeni aydınlanıyordu ve soğuktu. Sabah sabah danışmadakilerden bisikletimde far olmadığı için azarı yedikten sonra ''İşte'' dedim, ''süper bir pazartesi başlıyor''. 07:40'ta laboratuvardaydım ve halimden hiç memnun değildim. Sanırım her zaman olduğu gibi, bugünki mutsuzluğumun sebebi de yine yalnızlık olsa gerekti. ''Hayatımdaki çoğu şey üzerinde büyük bir etkiye sahibim ama iş özel hayata gelince insanın elinden birşeyler dilemek ve hayal etmekten başka birşey gelmiyor ki'' diye düşündüm. İlişkiler alanında kendimi tamamen eli kolu bağlı ve çaresiz hissediyorum. Özel hayatımdaki tatminsizliğin iş hayatıma da yansıyor sanki. Herşeyi bir görevmişçesine ruhsuz bir şekilde ''Bitse de gitsek'' diye yapar gibiyim. Beni gerçekten çok mutlu eden, gerçekleşmesini çok istediğim pek birşey yok gibi. (Böyle yazınca da bir an tam bir looser gibi hissettim şimdi bak. Yine de birşey var ya senelerdir hayalini kurduğum. Siyah Honda Civic. Satın aldığım ilk gün içinde yatacağıma dair kendime olan sözümü hatırladım bak şimdi. Azıcık neşelendim.) O değil de, beni dışarıdan gözlemleyen insanların bana ne kadar imrendikleri geldi aklıma bir an. Ne güzeldi oysa ki benim hayatım değil mi?; Avrupa'nın gözde ülkelerinden birinde rahat bir ortamda tam da mesleğimi yapıyorum, çalışma saatleri uzun değil, evden işe işten eve trafik gibi bir sorunum yok, param da var Allah'a şükür. Hatta fotoğraflarda mutlu bile çıkabiliyorum. İç dünyamda ise her an yalnızlıktan fellik fellik kaçmaya çalışan, kaçarken saçma sapan limanlara saçmaladığımı bile bile bir ümitle sığınıyorum. Oysa ben de sevilmeyi hak ediyordum be arkadaş. İyi bir sevgiliyimdir yeminle. Böyle yemek falan yaparım, bağırmam çağırmam, bir kadının ne gibi roller üstlenmesi gerekliliğini falan iyi kıvırırım. (Böyle yazınca da şimdi aslında öyle çok da bir meziyetim yok gibi oldu ya :(. Tüh ya birden yine 'down' oldum.) Çirkin de değilim ya hakkaten. Hatta burada böyle kara kaşıma kara gözüme falan hasta oluyorlar, nerede ne azsa kıymete biniyor haliyle. Ne diyorduk, evet, yahu neden karşıma çıkan adamlardan biri ile doğru düzgün bir ilişki kuramadım ben hala? Arkadaşlarım teker teker nişanlanıp evlenirken, ben hala nasıl looserların peşinden gitmeyi beceriyorum? Bir de aramadıkları zaman üzülüyorum falan da he. Bugün -ilk defa olmamak üzere- şöyle düşündüm yine: 'Keşke şöyle Anadolu'nun bi köyünde bir evin bir kızı olaydım, bir de bana aşık, yürekli bir delikanlı olaydı, şöyle ailesine düşkün tiplerden, gelip beni babamdan isteyeydi. Vermezse babam kaçaydık. Gündelik kaygılarım arasında ''Akşama ne yemek yapsam?, çamaşırları yıkayayım derede, aa pembe ipim bitmiş gideyim de Zehra'dan bir parça alayım'' gibi şeyler olsaydı. Global dünya bizi bitirdi arkadaş. Birbirimize tahammülümüz kalmadı. Tek ayak üzerinde on takla atar hale geldik. Artık ''İnsan ne kadar az bilirse, o kadar mutludur'' felsefesineigönülden destekler oldum. Ne oldu sanki gezdik de heryeri, öğrendik değişik yaşayış biçimlerini, tanıştık türlü milliyetten insanla, tattık değişik yemekleri, gördük tarihi eserlerini? Şahsen benim ufkum ne kadar açıldıysa, bir o kadar mutsuz oldum arkadaş. Dün dağ yürüyüşüne giderken arkadaşla yaptığımız ''Dünyanın o kadar pis ve kalabalık olması ki artık orada yaşayamama/oraya sığamama'' konulu entel dantel muhabbetimiz sonrasında kendimi ''Belki de dünya artık çocuk yapılmayacak kadar kötü bir yer oldu lan, torunlarım Mars'a mı taşınacak ühühü'' diye düşünürken yakaladım ve hemen o an akıl sağlığımdan şüpheye düştüm.''
Şimdi mesai bitti, eve geldim. Yazdıklarımı buraya aktarırken ''Hocam ne yaptın, sen de amma abartmışsın'' derken yakalayacağım bir nokta olur mu acaba diye bir kendimi bir dinledim ama bir iki yer haricinde pek de öyle bir durum olmadı. Sanırım hala o yanlış enerji boyutundayım. Enerji dedim de aklıma geldi, kendisinin iznini aldıktan sonra -becerebilirsem eğer- Aykut Öğüt'ün ''Evrenden Torpilim Var'' isimli kitabı hakkında şöyle nacizane birşeyler karalamayı düşünüyorum. Link vermeme içerlemez herhalde, yamulmuyorumdur inşallah.
Akşama da buradaki sinemada ''Treffpunkt Gipfelkreuz'' diye bir film var, patronun çocuğuna bakacağım, çok ağlamaz inşallah. Allahtan film 45 dakika da çok tırsmıyorum.
Ya o değil de, bu ne kadar saçma bir yazı oldu bir an bakıyorum da. Neyse ki blogun adını ''Kendimle monologlar'' koymuşum da gönlümce saçmalama hakkını vermişim kendime. Sağlıcakla kal sevgili günlüğüm.
P.S.:Julia Roberts'ın yeni filmi çıkmış, İtalyan bir herif var ya ''Vikky Christina Barcelona'''da oynayan onunla çekmiş. Dünyayı falan geziyor, güzele benziyor, onu da bir izleyeyim bakayım bir ara.