eylül sonuna doğru -yol çalışmasını önemsemeyip- makineyi de alıp cumalıkızık!a gitmiştim. (cumalıkızık bursa'nın kuruluşu 1300lere dayanan iyi korunmuş turistik köylerinden biri, 5 tane daha kızık köyü olduğunu biliyorum, bu arada kızık ne demekmiş merak edenlere: Uludağ etekleri ile vadiler arasında sıkışıp kalan köylere kızık denmekte imiş.) özel araç ile ulaşım en kolay yol ama toplu taşıma ile de gitmek kolay. Bursa içinden çok sık olmasa da otobüs var (22ve 22S). ya da tramvay ile arabayatağı durağına kadar gidip oradan minibüse binmek mümkün.
şimdi gelelim fotoğraflara (blogspot büyük boyutlu fotoları yüklemiyor, bozuyor, bir tumblr açtım artık mecbur kalıp...pek de beceremedim yüklemeyi, post başlığı falan koyamadım ama idare edecek şimdilik...her hakkı saklıdır!):
fotograflar için tumblr'a tik tik
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Aralık 2012 Perşembe
7 Haziran 2012 Perşembe
bursa gezileri - 1
ilk bursa gezimin meyveleri... -to be continued....
| tophane'den bursa'ya bir bakış |
| arap şükrü sokağı |
| saat kulesi |
| inkaya çınarı (ulu çınar) |
| inkaya mah. |
| çınarın yaprakları |
| inkaya mahallesi |
| tatlı bir teyze |
14 Mayıs 2012 Pazartesi
Trilye (Zeytinbağı)
5 mayıs cumartesi günü fotoğraf makinemi boynuma takıp Trilye'ye ya da diğer adı ile Zeytinbağı'na gittim. Trilye Marmara denizi kıyısında 2000 kişilik şirin mi şirin bir köy. Aynı gün bir de yelken yarışı vardı ama hava puslu olduğu için güzel kareler yakalayamadım. En yakın zamanda yeniden gimeyi planlıyorum, zira bu ilk gezim bir nevi keşif tadındaydı. her köşede bir traktör, her yandan fışkıran zeytin ve zeytinyağı dükkanları, sevecen insanları ile Trilye gerçekten görülmeye değer.
| bursa yelken klubü yarışı |
| çamlıkahve'nin olduğu tepeden bir görünüş |
| çamlıkahve'nin girişi |
| sokak aralarından görüntüler |
| harabenin içinde uyuyan bir köpekçik |
| her köşedeki traktörlerden biri |
| balık ekmek yedim mis gibi |
1 Mayıs 2012 Salı
Başdeğirmen Alabalık Tesisleri ve Konaklama Evleri
Bugün iş yerinden arkadaşlar ile birlikte Başdeğirmen Alabalık Tesisi'ne gittik ve kendimize süper bir kahvaltı çektik. Kahvaltıda yok yoktu. Sonrasında tesis etrafında ufak bir gezinti yaptık ama ayağım halen iyileşmediği için etrafı derinlemesine keşfedemedim. Ağaçlar içinde gerçekten güzel bir yerdi ve çok hoş vakit geçirdik. Konaklama imkanı da var. Detaylar için: Başdeğirmen Alabalık Tesisleri
birkaç da fotoğraf çektim ancak bloggerda bir sorun var sanırım, fotoğrafları bozuyor... şimdilik bunları ekliyorum, daha sonra duzelirse birkac tane daha eklerim...
birkaç da fotoğraf çektim ancak bloggerda bir sorun var sanırım, fotoğrafları bozuyor... şimdilik bunları ekliyorum, daha sonra duzelirse birkac tane daha eklerim...
8 Aralık 2010 Çarşamba
yeni kaledonya
Yeni Kaledonya Güney Pasifik Okyanusu'da yer alan ve Fransa'ya bağlı dokuz-on adadan oluşan bir ülke. Dünya Nikel rezervlerinin dörtte biri burada yer alıyor ve kolonial zamanın başından beri şehir merkezine iki km uzaklıkta işleniyor. Adanın yerlilerinde ve ökosisteminde geri dönülemeyecek zararlar yaratmayı kendinde bir hak olarak gören Fransa, artık biraz insafa gelmiş olacak ki, 2014-2019 yılları arasında bir plebisit (plebisit: Devletler hukukunda bir ulusun hangi devlete bağlanacağıyla ilgili oylama. kaynak: TDK)ile halka Fransa'ya bağlı kalmaya devam mı etmek, yoksa bağımsız mı olmak istediklerini soracakmış.
Taa binlerce kilometre uzağındaki, kendinden o kilometre sayısı kat daha fazla gelişmiş, devlet başkanını -istesen bile- televizyon harici bir yerde göremeyeceğin ülkeye bağlı olmak nasıl bir saçmalıktır senelerdir anlamış değilim. Bağlı olmak hadi neyse de, kendileri yetmezmiş gibi bir de Kanadalı'lar ile anlaşıp, ülkende bir iki tane daha Nikel işleme tesisi kurma planları ne oluyor, onu hiç anlamış değilim. Bu cennetten kopup dünyaya düşmüş adalarda, para eden birşey olmasa, hangi Avrupa ülkesi suratlarına bakar ki tatil harici zaten...?
Fransızların malum böyle daha bir çok kolektivitesi (sömürgeye günümüzde verilen ad) var açık denizlerde. Toplamda 2,5 milyon insanın yaşadığı bu yerlere has bir de para birimi varmış, şaka gibi (bkz: pasifik frangı). Sonra da bize insan haklarından bahsederler. Neyse, sinirlenip coşmuşum yine, bu güzel adaları tanıtmaya çalışacaktım sözde.
Adalardan en büyüğünün güneyinde uluslarası La Tontouta ve iç hat uçuşlarının yapıldığı Magenta havalimanları yer alıyor. Takımadaların kuzey batı ucunda ise, Avustralya'daki büyük set resifinden sonra 24.000km2 ile dünyanın ikinci en büyük mercan set resifi yer alıyor. Resifler Unesco koruması altında. Adada Pasifik'teki adalarından çoğunda olduğu gibi, dünyanın başka yerinde bulunmayan bitkiler ile börtü ve böcekler var. Aşağıda adaya özgü yürmi üç kuş çeşidinden biri olan Kagu'nun da bir fotoğrafı var. Bitki ve hayvan türlerinin soyunun tükendiğini belirtmeme gerek yok diye düşünüyorum. (Home belgeselinden bahsetmiştim, izleyenler bu gidişattan haberdarlar.) Üçüncü fotoğraftaki gemi belki de kireçtaşı taşıyordur ve başkentteki Nouméa Limanı'na yanaşacaktır, kim bilir... ;)
Fotoğraflar ile başbaşayız, buradan, buradan ve buradan alıntı.
Yann Arthus'la yatıp Yann Arthus ile kalkar oldum ama gözüme çarpmıştı yanlış hatırlamıyormuşum, o da bir fotoğraf çekmiş New Caledonia'da. Fotoğrafın tanıtım yazısı:
"A mangrove swamp is an amphibious tree formation common to muddy tropical coastlines with fluctuating tides. It consists of various halophytes (plants that can develop in a saline environment) and a predominance of mangroves. These swamps are found on four continents, covering a total area of 65,000 square miles (170,000 km2), or nearly 25 percent of the world’s coastal areas. This represents only half of the original range, because these fragile swamps have been continually reduced by the overexploitation of resources, agricultural and urban expansion, and pollution. The mangrove remains, however, as indispensable to sea fauna and to the equilibrium of the shoreline as it is to the local economy. New Caledonia, a group of Pacific islands covering 7,000 square miles (18,575 km2), has 80 square miles (200 km2) of a fairly low (25 to 33 feet, or 8 to 10 m) but very dense mangrove swamp, primarily on the west coast of the largest island, Grande Terre. At certain spots in the interior that are not reached by seawater except at high tides, vegetation gives way to bare, oversalted stretches called “tannes,” such as this one near the city of Voh, where nature has carved this clearing in the form of a heart."
16 Kasım 2010 Salı
Zürih
Yarınki toplantı için gerekli raporu okumayı bitirdiğime göre biraz haftasonunda ne yaptığımdan bahsedebilirim. Cuma gününden yola koyulup bir arkadaşımı ziyarete Winterthur'a gittim. Winterthur, Zürih'in kuzeydoğusunda yer alan ve yaklaşık 100.000'lik nüfusi ile İsviçre'nin en büyük altıncı şehri. Zürih'e tren ile yarım saat uzaklıkta ve tabii ki biz de cumartesi günü Zürih'teydik.
Şansımıza o kadar güzel bir hava vardı ki, üzerimizde sadece bir tshirt ile gezsek yeriydi, ceketlerimiz fazla geldi. Trenden iner inmez hemen Avustralya'daki bir arkadaşımıza ve eve göndermek üzere birkaç kartpostal almak ve birer harita edinmek için dosdoğru Tourist Information'ın yolunu tuttuk. Yola çıkmadan bastığımız lakin biraz ufak olan haritamızda ilki şehrin eski kısmından, ikincisi alışveriş caddesinden, üçüncüsü ise batı yakasından geçen üç rota vardı. Hava kapar falan korkusu ile hemen "Altstadt"ı gezmeye koyulduk. Dükkanları nasıl olsa gezerdik.
Bahnhof Köprüsü'nden karşıya geçip kanal boyunca güneye doğru ilerleme başladık. Birkaç blok ilerledikten ve bilimum saatçi, çakıcı vb. dükkanı geçtikten sonra haritamız bize yeniden kanalın öteki tarafına geçmemizi emretti, Rudolf Brun Köprüsü'nden karşıya geçip ilermeye devam ettik.
İlginç tasarım ürünlerin satıldığı dükkanlar ve bir eskicinin olduğu bir sokaktan geçtik ve ne yazik ki erken kapandığı için göremediğimiz Rathaus Brücke'nin üzerine cumartesileri kurulan çiçek pazarına geldiğimizde, şehrin birkaç sembolünden biri olan (fotoğrafta belediye binasının arkasında görülen) çift kuleli Grossmünster Kulesi tarafından karşılandık.
Şansımıza o kadar güzel bir hava vardı ki, üzerimizde sadece bir tshirt ile gezsek yeriydi, ceketlerimiz fazla geldi. Trenden iner inmez hemen Avustralya'daki bir arkadaşımıza ve eve göndermek üzere birkaç kartpostal almak ve birer harita edinmek için dosdoğru Tourist Information'ın yolunu tuttuk. Yola çıkmadan bastığımız lakin biraz ufak olan haritamızda ilki şehrin eski kısmından, ikincisi alışveriş caddesinden, üçüncüsü ise batı yakasından geçen üç rota vardı. Hava kapar falan korkusu ile hemen "Altstadt"ı gezmeye koyulduk. Dükkanları nasıl olsa gezerdik.
Bahnhof Köprüsü'nden karşıya geçip kanal boyunca güneye doğru ilerleme başladık. Birkaç blok ilerledikten ve bilimum saatçi, çakıcı vb. dükkanı geçtikten sonra haritamız bize yeniden kanalın öteki tarafına geçmemizi emretti, Rudolf Brun Köprüsü'nden karşıya geçip ilermeye devam ettik.
İlginç tasarım ürünlerin satıldığı dükkanlar ve bir eskicinin olduğu bir sokaktan geçtik ve ne yazik ki erken kapandığı için göremediğimiz Rathaus Brücke'nin üzerine cumartesileri kurulan çiçek pazarına geldiğimizde, şehrin birkaç sembolünden biri olan (fotoğrafta belediye binasının arkasında görülen) çift kuleli Grossmünster Kulesi tarafından karşılandık.
5 Kasım 2010 Cuma
Roma- bekle beni!
Bugün kendime bir güzellik yaptim ve gelecek doğumgünüm için Roma'ya uçak bileti aldim!
Aslinda arkadasim külkedisi ile Noel'in birkac gününü orada gecirmek istiyorduk ama sanirim planlamakta geciktigimizden olacak, hem biletlerin hem de hostellerin fiyatlari benim bütçemi aştığı için vazgeçmiştik. Sabah işe geldiğimde aklımın bir köşesine bir Roma takılmıs olacak ki, "Ben de doğumgünümde giderim arkadaş" diyerekten bileti aliverdim. Külkedisinden de teklifime olumlu bir cevap alinca, hevesle bekleyecegim bir şeyim var artik :) Sabahtan beri, bilete bakıp bakıp gülümsüyorum, millet bende bir gariplik oldugunu dusunmeye baslayacak.
Ben bir kış cocuguyum, Ocak ayının yirmisekizinde Roma'ya inince, bir taraflarim donmaz inşallah. Ama olsun, donarsa donsun, seneler sonra hatırlayıp mutlu olabilecegim bir anım olacak ya, sen ona bak. Bir metre kar da yağsa umrumda degil. (Yahu zaten Roma'ya bir metre kar yagsa, başli başına bir olay olur)
Külkedisinin doğumgünü benimkinden yaklaşık bir ay sonra, onun doğumgününü de Barselona'da kutlamayı teklif ettim. Bakalım ne cevap gelecek :). Şimdiden çok mutluyum, artik üç gün duracagimiz gezi icin üç ay hazırlık yaparim. Zaten seyahatlerin beni en çok heyecanlandıran kısımlarından biri de bu hazırlanma evresidir. Günler öncesinden agir bir seyahat tribine girerim.
Şu Aşıklar Çesmesi'ne bir para da ben atayım artık... vakti geldi de geçiyor.
Kendime not: Gitmeden Letters to Juliet'i yeniden izlemeyi unutma!
Aslinda arkadasim külkedisi ile Noel'in birkac gününü orada gecirmek istiyorduk ama sanirim planlamakta geciktigimizden olacak, hem biletlerin hem de hostellerin fiyatlari benim bütçemi aştığı için vazgeçmiştik. Sabah işe geldiğimde aklımın bir köşesine bir Roma takılmıs olacak ki, "Ben de doğumgünümde giderim arkadaş" diyerekten bileti aliverdim. Külkedisinden de teklifime olumlu bir cevap alinca, hevesle bekleyecegim bir şeyim var artik :) Sabahtan beri, bilete bakıp bakıp gülümsüyorum, millet bende bir gariplik oldugunu dusunmeye baslayacak.
Ben bir kış cocuguyum, Ocak ayının yirmisekizinde Roma'ya inince, bir taraflarim donmaz inşallah. Ama olsun, donarsa donsun, seneler sonra hatırlayıp mutlu olabilecegim bir anım olacak ya, sen ona bak. Bir metre kar da yağsa umrumda degil. (Yahu zaten Roma'ya bir metre kar yagsa, başli başına bir olay olur)
Külkedisinin doğumgünü benimkinden yaklaşık bir ay sonra, onun doğumgününü de Barselona'da kutlamayı teklif ettim. Bakalım ne cevap gelecek :). Şimdiden çok mutluyum, artik üç gün duracagimiz gezi icin üç ay hazırlık yaparim. Zaten seyahatlerin beni en çok heyecanlandıran kısımlarından biri de bu hazırlanma evresidir. Günler öncesinden agir bir seyahat tribine girerim.
Şu Aşıklar Çesmesi'ne bir para da ben atayım artık... vakti geldi de geçiyor.
Kendime not: Gitmeden Letters to Juliet'i yeniden izlemeyi unutma!
30 Ekim 2010 Cumartesi
domodossola-italya
| Çarşı içerisinden bir görünüm |
Simplon Geçidi'nden geçerek yaklaşık bir buçuk saatliklik yolculuk sonrası İtalya'ya vardığımızda, Akdeniz insanının sıcaklığını hemen hissettiğimden olsa gerek, içimde geçitteki karların soğukluğundan eser kalmadı. (Domo'da deniz falan da yok yani, üstelik de dağların ortasında vadide bir şehir, artık hangi Akdeniz'in sıcaklığıysa).
"Şu Domo'nun pazarını artık bir görelim yahu" cümlesini çok daha önce kurmalıymışız, lakin pazarı oldukça beğendim. Kulaklarımı tıkasam (fiyatlardaki € işaretini de saymazsak) sanki Yeşilköy Pazarı'nda geziyor gibiydim. Bazı satıcılar, bizim pazarlarda kafasına sutyen geçiren iç çamaşırcı abilerin AB'ye girmeyi başarabilmiş Avrupalı versiyonu gibiydi. "Mezzo kilo (yarım kilo)" istediğim kestane ve kuru barbunyadan 600'ar grama yakın tartmak sureti ile çakallıklarını sergilediler. Bu hareketlerine kızmadığım gibi, kendimi yuvamda gibi hissettirdiğini söyleyebilirim.
Ben sadece meyve sebze pazarı sanıyordum ama pazarda uzun zamandır Almanya ve İsviçre'de bulunduğumdan dolayı moda kavramını unutayazan gözlerimin pasını giderecek derecede güzel kazaklar, pançolar, manto ve şallar vardı. Ve tabii ki ayakkabılar. Alışverişten sonra pizza ve tiramisu yemedik, hayır bunu kesinlikle yapmadık. (Fotoğrafların üzerine tıklanarak biraz daha büyük halleri görülebilir.)
yazının
29 Ekim 2010 Cuma
Honduras
Darbe, muz, fakirlik, Mayalar, harika sahiller, papağanlar, tortilla, mango, orkide, tarantula, el yapımı puro, milli parklar, şelaleler, rafting, kahve plantasyonları, binbir çeşit adını bilmediğim hayvan, hamak, turkuaz rengi sular, rüzgar sörfü, dünyanın ikinci büyük su altı kayalıkları, yağmur ormanları, jaguar, puma, Unesco Dünya mirası Copan harabeleri ve tabii ki futbol ile karşınızda Honduras. Bir anda aşık etti bu ülke kendine beni.
Güneyde Nikaragua, batıda ise Guetamala ve El Salvadora komşu bu pek güzel Güney Amerika ülkesinin kuzeyi Karibik Denizi (644km'lik kıyı şeridinde ömrüm geçsin :) güneyi ise Pasifik tarafından kuşatılıyor (okyanus biraz serin olur gerçi ama buna da razıyım: 124km'lik sahil). Ülkenin güneybatısındaki Fonseca körfezinde şirin mi şirin irili ufaklı birçok volkanik ada, karibik kıyısında da ülkenin başlıca gelir kaynağı olan muz plantasyonları yer alıyor. Tropik bir iklimin hüküm sürdüğü ülkenin ırmaklarının çoğu Atlantik Okyanusu'na dökülüyor, bunlardan en uzun ikisi 320km ile Río Patucave ve 240km'lik Río Ulúa. En büyük gölü, aynı zamanda en büyük içme suyu rezarvuarı olan 285km2'lik Lago de Yojoa.
Bir çok Güney Amerika ülkesi gibi burada da resmi dil İspanyolca. Turizmin de bence gelir kaynakları arasında sayılabileceği bu cennetten kopma yer, onca güzelliğinin yanısıra ne yazık ki Haiti'den sonra Orta Amerika'nın ikinci en fakir ülkesi. Bu fakirliğin kötü sonuçlarından biri olarak, üye sayısının 40000leri bulduğu tahmin edilen çoğunlukla fakir ailelerin çocuklarından müteşekkül anarşist/terörist sağı solu dağıtan genç toplulukları ortaya çıkmış. Ülkede aynı zamanda hareketli bir politik hayat var ama ben bu konulara girmek niyetinde değilim.
Önemli şehirleri arasında bir milyonluk (2001) başkent Tegucigalpa ve ticaret merkezi San Pedro Sula (491.000) sayılabilir. Bu iki şehir aynı zamanda ülkenin üç önemli uluslararası havalimanına ev sahipliği yapıyor. La Ceiba ve Puerto Cortés ise Karibik kıyısındaki önemli liman şehirlerinden.

Ülkenin para birimi Lempira ve 1 Lempiranın üzerinde 1537'de hayata gözlerini yumana dek İspanyol istilacılara karşı direnen bir kızılderili olan Lempira Bey'in fotoğrafı var.
Şimdi sizleri aşağıya eklediğim fotoğraflar ve iki adet video ile başbaşa bırakıyorum. Videolar 2009 yılında ülkenin tanıtımı için turizm enstitüsü tarafından çekilmiş/çektirilmiş. Her ne kadar ben videoları izledikten sonra pencerenin dışındaki Alp'lerin tepelerine yağmış karlar tarafından hayal dünyamdan gerçek dünyaya pat diye alaşağı edildiysem de, birkaç dakikalığına da olsa hamakta sallanmakta olduğumu düşünmek harikaydı.
Güneyde Nikaragua, batıda ise Guetamala ve El Salvadora komşu bu pek güzel Güney Amerika ülkesinin kuzeyi Karibik Denizi (644km'lik kıyı şeridinde ömrüm geçsin :) güneyi ise Pasifik tarafından kuşatılıyor (okyanus biraz serin olur gerçi ama buna da razıyım: 124km'lik sahil). Ülkenin güneybatısındaki Fonseca körfezinde şirin mi şirin irili ufaklı birçok volkanik ada, karibik kıyısında da ülkenin başlıca gelir kaynağı olan muz plantasyonları yer alıyor. Tropik bir iklimin hüküm sürdüğü ülkenin ırmaklarının çoğu Atlantik Okyanusu'na dökülüyor, bunlardan en uzun ikisi 320km ile Río Patucave ve 240km'lik Río Ulúa. En büyük gölü, aynı zamanda en büyük içme suyu rezarvuarı olan 285km2'lik Lago de Yojoa.
Bir çok Güney Amerika ülkesi gibi burada da resmi dil İspanyolca. Turizmin de bence gelir kaynakları arasında sayılabileceği bu cennetten kopma yer, onca güzelliğinin yanısıra ne yazık ki Haiti'den sonra Orta Amerika'nın ikinci en fakir ülkesi. Bu fakirliğin kötü sonuçlarından biri olarak, üye sayısının 40000leri bulduğu tahmin edilen çoğunlukla fakir ailelerin çocuklarından müteşekkül anarşist/terörist sağı solu dağıtan genç toplulukları ortaya çıkmış. Ülkede aynı zamanda hareketli bir politik hayat var ama ben bu konulara girmek niyetinde değilim.
Önemli şehirleri arasında bir milyonluk (2001) başkent Tegucigalpa ve ticaret merkezi San Pedro Sula (491.000) sayılabilir. Bu iki şehir aynı zamanda ülkenin üç önemli uluslararası havalimanına ev sahipliği yapıyor. La Ceiba ve Puerto Cortés ise Karibik kıyısındaki önemli liman şehirlerinden.

Ülkenin para birimi Lempira ve 1 Lempiranın üzerinde 1537'de hayata gözlerini yumana dek İspanyol istilacılara karşı direnen bir kızılderili olan Lempira Bey'in fotoğrafı var.
Şimdi sizleri aşağıya eklediğim fotoğraflar ve iki adet video ile başbaşa bırakıyorum. Videolar 2009 yılında ülkenin tanıtımı için turizm enstitüsü tarafından çekilmiş/çektirilmiş. Her ne kadar ben videoları izledikten sonra pencerenin dışındaki Alp'lerin tepelerine yağmış karlar tarafından hayal dünyamdan gerçek dünyaya pat diye alaşağı edildiysem de, birkaç dakikalığına da olsa hamakta sallanmakta olduğumu düşünmek harikaydı.
Hamiş: Bu gönderi, şu an gemisi ile New Orleans'dan Panama'ya doğru seyir halinde bulunan kaptana gelsin (1).
Hamiş 2: Sanırsam Türkiye'den vize talep etmiyorlar, yani bir sonraki tatil istikameti göz kırpar gibi. Fotoların kalitesi iyi değil ama gitmek nasip olursa kendi çekeceğim fotoğraflar ile telafi ederim artık.
24 Ekim 2010 Pazar
doğa sporları-gezenbilir.com
Geçtiğimiz yaz doğa sporlarına merak saldığımdan, "Acaba Türkiye'de de bu işlere gönül vermiş kimseler var mı yahu?" diye biraz arayınca karşıma çıkan oldukça beğendiğim bir forum sitesini paylaşmak istiyorum: Gezenbilir.com
Sitedeki ana kategoriler şu şekilde:
Sitedeki ana kategoriler şu şekilde:
- Doğa sporları
- Off Road
- Karavan dünyası
- İki teker
- Navigasyon ve haberleşme
- Fotoğrafçılık
- Gezginin dünyası
- ....
23 Ekim 2010 Cumartesi
Basel'de bir cumartesi
![]() |
| Basel'den bir panorama görüntüsü |
Geçtiğimiz cumartesi günü, İstanbul uçuşum öncesinde nihayet ziyaret etme fırsatı yakaladığım İsviçre’nin kültür başkenti ve üniversiteler şehri: Basel. Her ne kadar büyük şehir denince bir İstanbullu olarak benim de aklımda -oniki değilse bile- en azından birkaç milyonluk bir şehir canlansa da Basel, 170.000’lik nüfusu ile İsviçre’nin Zürih ve Cenevre’den sonra üçüncü büyük şehri olma özelliğini taşıyor.
Otuzbeş litrelik sırt çantamı tıka basa doldurup, her şeyi son bir kez kontrol ettikten sonra (pasaport, uçuş bileti, hediyeler, anahtarlar, cüzdan, fotoğraf makinesi vb.) trene atlayıp Basel’e doğru yola çıktım. İstanbul uçuşum 22:25’de idi ve ben güneşli bu sonbahar akşamüstünde Ren Nehri’ni iki taraftan kuşatan şehri gezecek olmanın heyecanı içindeydim. Genelde -birçokları gibi- gezeceğim şehirler hakkında önceden küçük de olsa bir araştırma yapmak âdetim vardır. Şehirde ne yapılabilir, görülecek nereler var, hangi yemeği meşhur, olası spesiyaliteler neler gibi konulara şöyle bir göz gezdiririm ama ben aslında şehirlerin aşırı turistik yerlerinden ziyade, birilerinin dikkatini çekmeyi bekleyen saklı kalmış güzel köşelerini fotoğraflamayı, yerel halkından küçük tüyolar almayı daha çok severim, kısacası şehrin herkese gösterdiği yüzünden başka bir yüz ararım. Ama bu sefer ne yazık ki tatil telaşı içerisinde olduğumdan, Basel’de beni nelerin beklediği konusunda hiçbir fikrim yoktu.
İner inmez hemen hatrı sayılır ağırlıktaki sırt çantamı kiralık bir dolaba kilitledim ve doğruca turist bilgi noktasını aramaya koyuldum. İhtiyacım olan broşürlere kavuştuktan sonra kendime bir rota belirlemek için oturup sakince plan yapabileceğim bir yer aramaya başladım. Dikkatimi ilk çeken, sokakları dolduran –muhtemelen güneşli bir gün oluşunun da etkisiyle- bisiklet tepelerinde suratlarında bir büyük tebessümle telaşsızca yol almakta olan insanlardı. Yüksek refah seviyesi dedikleri bu olsa gerekti. Trafikte önceliliğin yaya ve bisikletlilerde olmasından kelli, bilimum taksi ve minibüs şoförleri tarafından ezilme tehlikesi geçirmeksizin bisiklete binebilmek.
| Elizabethen Kilisesi |
Sağımda solumda ne var ne yok diye etrafa bakınırken, iki ayrı masada oturmaktan olan iki kişiye takıldı gözüm. Bu kadın ve erkek Avrupalı kişiler yalnız başlarına masalarında oturmuş kitaplarını okumaktaydılar. Muhtemelen güneşli bu geç yaz cumartesisin tadını çıkarıyorlardı. Bu noktada aklıma iki şey geldi. Ben böyle yalnız başıma bir kafede kahve içip kitabımı okusam ne gibi duygular içerisinde olurdum? Malum, Türk’üz, kitleler halinde takılmayı severiz, öyle yalnız başına bir şey yapmak pek âdetimiz değildir, hatta şahsım adına konuşmak gerekirse, ben yalnız başıma bir şey yaparken pek de mutlu olamam ve hatta depresyona girme ihtimalim bile vardır. Tek başına gezen insanları artık önceye göre daha az yadırgasam da, yine ne de bir cumartesi günü güneş ve kitabı arkadaşlarıma tercih etmem diye düşünüyorum. Üzerinde kafa yorduğum ikinci husus ise, "Avrupalı yalnızlığı diye bir şey var mı acaba?" idi. Bu ikincisine bir cevap bulamadım. Bir gün hafif çakır keyif olduklarında Avrupalı arkadaşlarıma yönelteceğim bu soruyu, bakalım bana ne cevap verecekler.
Ne yazık ki şehri gezmek için kısıtlı bir sürem olduğundan, müzelere uğrama fırsatı bulamadım ama dışlarından da olsa bir iki tanesini fotoğraflamayı becerdim. (Müzeler hakkındaki broşürde, her ayın ilk Pazar günü devlet müzelerine girişin serbest olduğunu okuyunca biraz teselli buldum. Bir süre daha İsviçre’deydim, gelirdim nasıl olsa.)
| Freie Strasse |
| Münster Katedrali |
| Belediye Binası |
| Mittlere Köprü |
Güneybatı yönünde ilerleyen ağaçlıklı güzel bir yürüyüş yolu tarafından ikiye bölünen St. Alban Anlage boyunca ilerleyip Aeschenplatz'a vardığımda, sol yanımda 1989'dan beri aralıksız bir şekilde çekicini sallayan en çalışkan Basel'liye rastladım bu sefer. 13,5 metre boyundaki, 15cm kalınlığındaki yaklaşık sekiz ton ağırlığındaki bu sanat eseri Jonathan Borofsky'nin tasarladığı tek Hammeringman değilmiş. Sanatçı, ilki Franfurt'a olmak üzere, Seul, New York, Los Angeles, Dallas ve başka birçok şehre Hammering Man'lerini yerleştirmiş. Kendi ağzından eserinin tanımı şu şekilde:
"The Hammering Man is a worker. The Hammering Man celebrates the worker. He or she is the village craftsman, the South African coal miner, the computer operator, the farmer or the aerospace worker-the people who produce the commodities on which we depend. (...) At its heart, society reveres the worker. The Hammering Man is the worker in all of us. "
Artık hava kararmaya, benim de karnım iyiden iyiye acıkmaya başlamıştı. Saat 22:00'ye kadar açık olduğunu öğrendiğim Coop Pronto'dan (kasada Türk'ler vardı) tavuklu bir sandviç ve gazlı bir içecek aldıktan sonra, dolaptan sırt çantamı yüklenip yeniden, havaalanına giden otobüse binmek için durağa doğru ilerlediğimde, kantonal sistemin son sürprizi beni bekliyordu: Otobüsün önünde dikiliyordum, ama şoför gözümün içine baktığı halde kapıyı açmıyordu! Meğerse dışarıda bir düğme varmış, ona basmayınca kapı açılmıyormuş. Hadi düğmeye bastım, içeri girdim, cüzdanı çıkardım, bu sefer de şoför "Benden bilet mi istiyorsunuz?" şeklinde bir sual yöneltti bana. Bizim kantonda işler öyle yürüyor (canım Post Auto'm) dedimse de, az ilerdeki bilet otomatına işaret ettiğinde gülümsüyordu şoför. Biraz sonra biletim almıştım, otobüsten dışarıyı seyrediyordum artık. Yaklaşık onbeş dakikalık bir seyahatten sonra EuroAirport'taydım. Uçuşu kontrol edince, bir buçuk saatlik rötarı gördümse de ama hiç aldırış etmedim, bagajım olmadığından check-in gibi bir telaşım da yoktu ve işbu yazının taslağını çıkarmaya başlayabilirdim!
Her ne kadar ben gitme fırsatı bulamadıysam da Basel'de yılın 365 günü açık olan bir hayvanat bahçesi, şehri çevreleyen güzel parklar, daha birçok kilise ve müze var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












