yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2012 Perşembe

2012'de de evde çok tembeldim :)

şubat ayından beri çalışıyorum ve eve geldiğimde canım hiçbir şey yapmak istemiyor. yalnız yaşadığım için yemek pişirmek istemiyorum, yine yalnız olduğum için bulaşık makinesi almadım ve elde bulaşık yıkamaktan nefret ediyorum (yurtdışındaki öğrencilik yıllarımda yaklaşık 3 sene elde yıkama sonucu sol elimde egzama var artık kışları). eve gelince böyle kimse bana değmesin, telefon çalmasın, karşı komşu yemek getiriyor bazen, ona bile bazen çalınca açmasam mı diyorum. evde resmen yalnızca en gerekli şeyleri yapıyorum (çöpü atmak, duş almak ve biri gelir korkusuna salonu biraz toplamak). bulaşıklar (ki genelde kahve içtiğim bir bardak ya da birgün önce yediğim tost ya da artık ne var idiyse onun tabağından ibaret oluyor genelde) belki haftada bir artık mecbur kalınca yıkanıyor. çamaşır yıkıyorum :) ama onları da ütülemiyorum... hele nevresim değiştirmek bir kabus. toz almak desen hangi insan sever, gayet nadiren misafir gelecekse (zaten çok da eşyam yok). haftada bir de elektrik süpürgesi yapmaya çalışıyorum.

bunu yaptığım için kendimden utanıyorum ama ayda bir anneme alıyorum bir ido bileti, hooop bende :) anneciğim evimi bir güzel toparlıyıveriyor, 1-2 parça ütümü yapıyor, silip süpürüyor, hem ona gezme oluyor (bana gelmeyi çok seviyor) görüşmüş oluyoruz, hem de vallahi bana acayip yardım oluyor. "alsana bir kadın" diyenler olur, evet olabilir aslında ama yalnız yaşadağımdan evimde hiç fazla iş olmuyor, o kadarcık iş için değmez diye düşünüyorum. ilk taşındığımda bir kere karşı apartmandan bir temizlikçi çağırmıştım ve kadın oldukça terliyordu (hayatta tahammülüm olmayan şeylerin başını çeken birşey var ise o da ter kokusudur). bu yüzden ne yazık ki ablayı bir daha çağıramadım.

sanırım tahammülümü ve çalışkanlığımı iş yerinde o kadar tüketiyorum ki eve bir zerre kalmıyor. oysa ki öğrencilik yıllarımda hiç erinmezdim bu işlerden (şimdi bir daha okuyunca depresif bir roman kahramanının bir gününü tasvir etmiştim korktum resmen kendimden).

asıl başka birşeyden bahsedecektim oysa ki... amazon.de'nin sitesinden aldığım  uzaktan kumandalı prizimi yeni eve getirdim ve kullanmaya başladım! kendisi aracılığı ile yerinizden hiç kalkmadan evdeki bilimum prizleri açıp kapayabiliyorsunuz. fiş ile prizin arasına takılıyor. şahsen ben kış sebebi ile salona taşındım (buradaki sert kanepemde aşırı rahat ediyorum, hem de salon güneye baktığından hiç güneş almayan yatak odamdan daha sıcak oluyor) ve L kanepeme kurulup kitabımı okurken gözlerim yavaş yavaş kapanıyor ve "klik!" basıveriyorum düğmesine ve okuma ışığım kapanıyor! böylelikle yerimden hiç kalkmadan uykuma dalabiliyorum... tavsiye ederim.
uzaktan kumandalı priz

7 Ocak 2011 Cuma

efendi kaptan

"İkisi de aradıklarına yakın şeyler bulmuştu bu ilişkide. Sonunda sakince dinlenebileceklerdi. Geçmişteki can yakıcı ilişkilerin ve yalanlara bezeli sevişmelerin yorgunluklarından arınabilirlerdi artık. Adam aradığı kadını bulduğuna inanmak istiyordu, içinde kinler barındırmayan, kalbinde büyümekte olan sevgileri, hırpalamayacak birine hediye etmek için bekleyen bir kadın ile karşı karşıyaydı.

Sezgileri aşırı güçlü bu erkeğin aksine kadın, bu ilişkide ne bulduğunu ancak çok sonraları anlayabildi. Adamın hayata karşı o akıl almaz tutkusu, yaşanılanlara yüklediği derin anlamlar, sonu hiç gelmeyecek o arayışlar ve iki insanın bir olabileceğine olan inancı  yavaş yavaş kadının hücrelerine de sindiğinde artık biliyordu.
Çok hoyrattı oysa ki başta adam, kalkanları vardı kendine doğru gelenlere karşı kullandığı. Onların arkasına gizlenirdi gizlenmesine de, ışıltısı gözlerine değin ulaşan gülümsemesini o kalkanlar bile gizlemeye yetmezdi. Gerçekte kim olduğunu görmeniz an meselesiydi, o siyah gözlerden içeri gönül gözü ile bakabilirseniz şayet . Çatılı dururdu kaşları ve güldüğü bir fotoğrafına neredeyse rastlayamazdınız. Zayıflık göstermekten nefret eden bir yanı vardı sanki ama huzur bulmak için kendisine gelenleri asla boş döndürmezdi. Yaralıydı belli ki, o da hepimiz gibi birileri tarafından boş hayallere inandırılmışve yıkıma uğratılmıştı. Ama başından geçenlerin tümünün birer istisnai talihsizlik olduğuna inanmaya da bir o kadar istekli ve hazırdı. Sizi sevebileceğini sezdiğinde, bambaşka bir hale bürünür, sakince üzerine geçirip ütüsüz gömleğini, destur isteyip yukardakinden ama pazarlık etmeksizin kaderle, ne kadar hasret varsa doldurup köprüüstüne, demir alırdı. Gönüllü bir boyun eğişle bu mavi aşka teslim olur, zamanı da başka birçok şey gibi karada bıraktığı için telaşsız ve vakur bir şekilde, isim dahi seçmeksizin seferine, yol alırdı yavaş yavaş. Size gelirdi."

11 Aralık 2010 Cumartesi

miskin bir kızın günlüğü

bugün evden çıkayım azıcık gezeyim diye niyetlendim ama sabah karın ağrısı ile uyanınca yattı hali ile. gerçi bu işin bahanesi, istesem yine giderdim ama yalnız başıma gezmekten korktum sanırım. sokakta yürürken gözüme çarpan bir şeyi yanımdakini dürtüp "aaa baksana ne hoooş" falan diye gösteremem diye aklım çıktı. zaten trenler de çok pahalı, yakındaki iki "büyük" şehirden biri 15000 diğer, 26000 nufüslü olduğundan hangisine gideyim karar vermedim :) ve bu cumartesi gününü 6000'lik köyümde geçirmeye karar verdim. zaten dışarısı da soğuk, malum Alpler'deyiz, güneşli ama garip bir soğuk var.
öğlen zar zor kendimi dışarı attım, çarşıya gittim (çarşı: uzunluğu 50 metreyi bile bulmayan bir sokak, birkaç mağaza, Migros ve Coop marketleri). önce kitapçıya uğradım, raflara göz gezdirdim, bu esnada içime bir hüzün çöktü (hemen gelir zaten hiç gecikmez). ben burada ne yapiyorum yahu dedim, bu benim dilim değil, benim edebiyatım değil, bunlar benim insanlarım değil... hemen düşünceleri savuşturup kitaplara döndüm. çoook harika kapak tasarımlari olanlardan bazılarını aldım elime, içlerine baktım. biraz karşılıklı şımarttık birbirimizi. üşendim, arkalarını bile okumadım doğru düzgün. itiraf etmek gerekirse, sadece yazarların isimlerine göz attım, birazcık da kapak resmine falan. zengin ülke oldukları her şeye yansımış. Almanya'da da bu böyleydi, burada da. kitapların çoğunun cildi sert kapak, kağıdı pürüzsüz, baskı kalitesi harika, harfler net. yani ne yazarın, ne de basımcının ucuza kaçmak gibi kaygıları olmadığı çok açık. diledikleri gibi tasarlamışlar görselliği ve kitabı istedikleri kalitede basmışlar. pahalıya gelir, vatandaş alamaz gibi bir korkuları olmamış çok belli. kendime, eve gelip de iyice bir inceledikten sonra aslında bana çok da fazla yeni şey söylemediğini fark ettiğim pilates hakkında bir kitap aldım. kitabın yazarı bir balerinmiş, ağır bir trafik kazası geçirdikten sonra pilates ile ile iyileşmiş sonra da pilates hocası olmuş. sonra Migros'a girdim, ikinci katı resmen coşturmuşlar, binbir çeşit yılbaşı süsü, herşey kırmızı beyaz... marketin önünde çeşitli boyutlarda yılbaşı ağaçları satın alınıp bir ailenin salonuna kurulmayı bekliyor. bir iki parça birşey aldıktan sonra, evin yakınındaki markete de uğradım. malum pazarları heryer kapalı Avrupa'da (sinir oluyorum bazen) eksikleri tamamlamam gerekiyordu. eve gelince kendime güzel bir pizza yaptım ayıptır söylemesi (altı saattir midemde, sindiremedim hala), yanına da soğuk bir bira açtım.
az önce de Eat, Pray, Love'ı izledim, o kadar da abarttıkları kadar yoktu bence. hatta içimden bir his kitabının daha güzel olduğunu söylüyor (bugün aldım kitapçıda elime ama bıraktım, kim okuyacak şimdi onu Almanca). az önce tiramisu yedim (çok kilo alıyorum ama tek mutluluğum yemek yemek bu günlerde) şimdi bir film daha izlerim herhalde. sonra da Filipinler'de sabah olacak, arkadaşım arayacak. biraz onunla konuşur yatarım. yarın da tez için biraz çalışmam gerekiyor. bir cumartesi günü de böyle sakinlik içerisinde geçti işte.

1 Kasım 2010 Pazartesi

kaza

Bir iki saat önce bir bisiklet kazası geçirdiğim için hala şoktayım, bugün birşey yazamayacağım bloga. Sol kolda ve elde biraz incinme ve kanda bi dünya korku hormonu mevcut. Hala titremekteyim. Sağ eli zaten Nisan Mayıs gibi hallettiydik, bu sefer de solla durumu dengeledik. Şu an yanımda biri olsa bana sarılıp "Geçti tamam sakin ol, bak ben yanındayım" dese ne güzel olur. Çok yalnızım be blog.

22 Ekim 2010 Cuma

bir sonbahar akşamüstüsü-şiir

bir Basel parkında sonbahar
                                bacadan tüten ilk duman
                                erken yanan bir sokak lambası
                                telaşla üzerimizden geçen bulutlar
                                nerede çeşme başında oynayan çocuklar?

                                gelme sonbahar, gelme...
                                çok azları sever seni
                                senin o renk cümbüşü güzelliğini.
                                çokları için bir sonun habercisisin
                                hep erken gelir yaz çocuklarına güz.

                                baksana düşürmüşsün ilk karı yüksek doruklara
                                sabahları yüzümüzü ısıran soğuğun
                                yavaşça giriyoruz işte kabuğumuza.

                                bir gecede dökmüşsün ayazınla
                                kızılağacın nazlı kızıl-sarı yapraklarını.
                                küsmüş.
                                gölgeler erken iner olmuş şehre ve hatta
                                yalnızlıkla karşılıklı bir kadeh birşey içmeye gitsen,
                                o tek masa bile bomboş. 

Visp, Ekim 2010
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...